Sırrı Öztürk

Politika Cephesi

 -Polemik-

8 Mart, 21 Mart Kütlesel Çıkışlardaki Coşku ve Heyecanı Harmanlayarak 1 Mayıs’a Taşıyalım.

Bu Süreci 15/16 Haziran Ruhuyla Buluşturup Bütünleştirerek Kendi Sentezimizi Üretelim.

Kütlesel çıkışları daha da anlamlı kılabilmek için 8 Mart, 21 Mart, 1 Mayıs, 15/16 Haziran türünden devrimci geleneklerimizden yola çıkarak hareketimizi bir basamak ileri sıçratabiliriz. Aleyhimizdeki pek çok faktöre rağmen, bahar ayları ile gelen kitlesel eylemlerimiz öğretici derslerle doludur. Hele 29 Mart 2009 Mahallî Seçimler dolayısıyla kitlelerin nasıl politize olduğunu, özellikle de Kürt illerindeki coşkulu eylemleri gördükten sonra Sol “cenahımızın” teori pratiği yeniden sınanmaya başlamıştır.

?artlarını burjuvazinin tayin ve tespit ettiği “seçim hesaplaşması” sürecinde Sol “cenahımızın” belirleyici taraf olmasını gerektiren pek çok işaret alındı. Sol’un uygulamaya yöneldiği taktiksel duruşu önemli tartışmaları gündeme getirdi. Devrimcilerin, Sosyalistlerin, Komünistlerin devrimci taktik esnekliklerinin nasıl olması gerektiğine ilişkin bir deneyim birikimi süreci yaşandı.

Artısı eksisi ile yaşanan bu süreçten çıkarılması gereken biricik ders: 8 Mart, 21 Mart, 1 Mayıs, 15/16 Haziran türünden devrimci geleneklerimizden nasıl bir ders ve sonuç çıkardığımızın muhasebesi olmalıdır. Bu anlamlı tarihsel günlerin birbiriyle olması gereken organik ilişki ve bağlarının kurulup güçlendirilmesi öne çıkmıştır. Bu sürecin tutarlı-amaçlı-somut bir iktidar projesiyle bütünleşmesine katkı getirebiliriz. Kolektif aklı, bilinci ve eylemi örgütleme becerisi gösterdiğimizde kendi sentezimizin üretilmesi de kolaylaşacaktır.

Tarihsel anlamı büyük olan bu sürecin artılarını kendiliğinden-bürokratik-ikameci ve “dar grup tavrı” ile hareket eden örgütsel çıkarlara kurban etmemeliyiz. Kürt ulusal hareketine faydacı yöntemlerle tutunan küçükburjuva “sol” yaklaşımları sosyal pratikte açığa vurarak devrimci harekete verdiği zararı izole etmeliyiz.

Alabildiğince kütlesel ve alabildiğince demokratik çıkışlarda rol ve sorumluluk alan grup, çevre ve örgüt yapıları doğallıkla birlik, dayanışma, tartışma, ayrışma, bölünme ve yeniden buluşma sürecine girecektir. Girmiştir.

21 Mart 2009 Mahallî Seçim süreci de hâkim gerici sınıfların diktatörlüğüne karşı DTP’ye katkı, ittifak, dayanışma vb. çalışmalara çeşitli “sol” kesimlerin farklı niyet ve gerekçelerle katıldığını gördük.

Tasfiyeci, liberal, postmodern, yeni-sol, reformist ve özgürlükçü sol vb. siyasî grup, çevre ve örgütlerin yanı sıra devrimci ve marksist grup, çevre ve örgütlerin de DTP ile birlikte seçim çalışmalarına katıldığını gördük.

Kürt ulusal özgürlük talepleriyle öne çıkan DTP tüm zaaflarına, eksikliklerine ve “öndersizlik krizine” rağmen, sosyal pratikte önemli bir kitlesel tabana sahip olduğunu coşkulu ve kalabalık eylemleriyle kanıtlamıştır. Kürt proletaryasının, işsizlerinin, emekçilerinin ve yoksul köylülüğünün talep ve ihtiyaçlarını öne çıkaramayan, ayrıca, kapatılma tehdidi altında olan DTP; AKP’nin inkâr, imha ve asimilasyon politikalarına karşı âdeta tek muhalefet odağı olmuştur. DTP’nin daha çok Kürt illerinde yakalamış olduğu bu politik zeminin anlamlı bir gelişme ve sıçrama gösterebilmesi ve taleplerinin gerçekleşebilmesi için, Proletaryanın ve entelektüel birikimin yoğunluklu bulunduğu metropollerdeki işçi sınıfı hareketi ile sosyalist hareketi buluşturup bütünleştirme yeteneğine sahip bir hareketin eksikliği yeniden görüldü. Kürt ulusal hareketinin taleplerinin gerçekleşebilmesi İSP, DPP veya KP olmayı hak etmiş bir hareketin anlamlı ve ileri bir adım atması şartına bağlıdır. Yaşadığımız coğrafyada sosyal muhalefet dinamiklerini seferber edip iktidara taşıyacak ve de yerel, ulusal, sosyal ve evrensel kurtuluşun yolunu döşeyebilecek bir hareket henüz oluşturulamamıştır.

Çeşitli niyet ve amaçlarla DTP’ye ilkesiz biçimde eklemlenen “sol” grup, çevre ve örgütlerin anılan seçim çalışmalarını yakından izledik. DTP’ye destek-dayanışma mı, eklemlenmek mi, ittifak mı, kendi politikasızlığının üstünü örtmeye çalışmak mı, çaresizlik mi, ilkesizlik mi vb. olduğunu anlamaya çalıştık. Birilerinin telaffuz ettiği “ortak aday” konusundaki söylemleri sonradan “dar grup kültü” hastalığına dönüştü. Halk deyimiyle “cızdım oynamiram” diyenler çoğaldı. EMEP, ÖDP ve SİP-“TKP” vb.lerinin bağımsız aday tercihlerini öne çıkardığı görüldü. Küçükburjuva solculuğu, küçükburjuva devrimciliği ile küçükburjuvazinin komünistçilik oynayışı böylelikle bir kez daha sınanıp denendi.

Darbe mi Devrim mi?

Sol “cenahımızda” yaşanan ideolojik, politik ve örgütsel karmaşa “Darbe mi Devrim mi?” tartışmasını daha da tetikledi. Özellikle “Ergenekon Davası” ile kamuoyuna sunulan belge ve iddialar bu türden soru ve sorunları yeniden gündeme getirdi. Ulusalcı ve liberal “solcu” takımı konuyu meşreplerince tartışmaya ve böylelikle gündemi kendi lehlerine çevirmeyi denemiş oldu.

İdeolojik-sınıfsal çıkarları bir olan burjuvazi ile liberal “solcu” takımı ise, demagojileriyle siyasal-sosyal devrimlerle darbe-cunta ilişkilerinin bir ve aynı yerde olduğundan bahisle burjuva diktatörlüğünün karşıtı bir propaganda yapmayı yeğlemişlerdir.

Devrimciler, Komünistler açısından konu yeterince açıktır. Onlar darbeci-cuntacı değil, devrimcidir. Kapitalizmin yeryüzünden sökülüp atılması için darbeci yol-yöntemleri değil, devrimci-dönüştürücü yol-yöntemleri temel alırlar. İdeolojik, politik ve örgütsel konumları böyle olan Devrimciler, Komünistler bu doğrultudaki teori pratiklerini her şart altında kıvırmadan savunarak iddialarının arkasında nasıl durduklarını gösterirler. Polis sorgusunda, işkencede, mahkemede ve hatta darağaçlarına çıkarken de kimlik ve kişiliklerini, devrimci inanç ve bilinçlerini haykırmaktan asla geri durmazlar. Sosyalizmin onurlu ve gür sesine gölge düşürmezler. Günümüzün kaotik ortamında yapılan “darbe mi devrim mi” tartışmalarıyla at izi it izine karıştırılmak istenmektedir.

Devrimci ve Marksist Kadrolar açısından konu son derece açık ve nettir. Ayrıca, tarihsel-sosyal deneyimlerde bolca örneklendiği için bu konu demagojilerle asla çarpıtılamaz.

Burjuva ideolojisi ve revizyonizmin etki alanına giren küçükburjuva “sol” kesimlerin; işçi sınıfına, onun öncülüğüne ve siyasal-sosyal devrimlerin zorunluluğuna inanmadıkları için burjuva iktidarlarının darbe-cunta aracılığıyla alaşağı edilmesine büyük umutlarla bel bağladıkları görülür. Görülmektedir.

Siyasal-sosyal devrimlerin tarihsel bir zorunluluk olduğunu gören, bu bilinci süzgeçlerinden geçiren Devrimcilerin, Komünistlerin işi gerçekten zordur. Uzun erimli, çok çetin, fakat onurlu ve sonuç alıcı bir mücadeleyi gündemine alan Kadrolar, bilinçli tercihleriyle birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı bir Araç’ın, İSP’nin oluşturulmasının kavgasını verir. Aceleci, umutsuz, ufuksuz ve geleceği olmayan küçükburjuva nihilizmine kayanların darbe-cunta girişimlerine bel bağlanması onların ideolojik-sınıfsal konumlarına uygun düşmektedir. 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 ?ubat 1997 ve günümüzdeki örneklerine rastlanan darbe-cunta girişimlerinin ideolojik-sınıfsal tahlillerle incelendiğinde burjuvazinin sömürüsüne hizmet eden amaçlarını görmekte gecikmeyiz.

ABD-AB emperyalizminin, NATO’nun eğitip yetiştirdiği cihet-i askeriyenin emekli ve emeksiz paşalarından “devrimci bir darbe” beklentisi içinde olanlar (bilerek-bilmeyerek fark etmiyor) ya bilinç ve zeka özürlüdür ya da burjuva diktatörlüğüne katkı getirmekle görevlidir.

Burjuvazi-Proletarya temelindeki çelişki ve çatışkıları bilimsel yöntemle tahlil edemeyen küçükburjuva solculuğu ile devrimciliğinin darbe-cunta kalkışmalarına sempati duyması ya da angaje olmasını önleyip siyasal-sosyal devrimlerin zorunluluğunu somutta gösterecek teori pratiklere ihtiyaç duyulmaktadır.

Burjuvazinin gayrimeşru çocuğu olarak adlandırılan “bireysel terörizm” yöntemleri yerine programında proletarya ve devrim yazılı, devrim iddialı, devrim için dövüşen, bu amaçla donanımlı  kurum ve araçlarımızın eksikliği yüzünden kestirmeci darbe-cunta yaklaşımları küçükburjuva kesimlerde büyük bir ilgi ile karşılanmaktadır.

Proleter Devrimci Kadroların ideolojik, politik ve örgütsel konumu gelişip güçlendikçe, “tutarlı bir demokrasi mücadelesi” ile “tutarlı-somut-amaçlı bir iktidar projesini” sınıfsal temelde örgütlendikçe darbe-cunta özlemleri de büyük oranda kırılıp devrimci harekete dönüşebilecektir. Devrimin uzun yürüyüşünde kır ve kent küçükburjuvazisinin ya harekete kazanılması ya da nötr hale getirilmesi önemlidir. Siyasal-sosyal devrimlerin kurmayı İSP’nin sosyal pratikte yerini alamadığı ortamlarda ilerici, demokrat, devrimci, sosyalist, yurtsever ve Marksist hareketlerin birbirinin dilinden anlamayışı, kolektif aklı, bilinci ve eylemi örgütlemenin gerçekleşmeyişi, “örgütler anarşisi” hastalığının bu düzeyde yaygınlaşması da “doğal” sayılacaktır.

Tarihsel bir hatırlatmaya ihtiyaç duyuyoruz: Darbe-cunta-siyasî suikast-komplo-entrika-bireysel terörizm vb. anarşist yöntemlerle çalkalanan Çarlık Otokrasisinde tam 60 yıl (1840-1900) süreyle sürdürülen bu düzenek RSDİP’nin oluşturulması, iktidara yürümesi ve Büyük Ekim Sosyalist Devrimi ile noktalanmıştır.

Yaşadığımız coğrafyada cumhuriyetin kuruluşundan beri burjuva resmî tarih anlayışı ile resmî ideolojisi (kemalizm) devlet eliyle burjuva yetiştirmeye koyulmuş, finans kapital oluşmuş, Devrimci ve Komünist Kadrolara da kan kusturulmuştur. Sistemin işçi sınıfına ve emekçi halklara uygulayageldiği baskı ve terörün daha da pekişmesi için askeri faşist darbeler seçkin asker-sivil bürokrasi tarafından sahnelenmiştir. Sahnelenmektedir.

Burjuva diktatörlüğünü, darbeci-cuntacı anlayışları alkışlayıp destekleyen küçükburjuvazi bu kalkışmalardan büyük zarar görmüştür. Buna rağmen, AKP gibi kara-gerici, ırkçı ve faşist bir partinin “seçim”lerle iktidardan düşürülemeyişi karşısında darbe-cunta kalkışmalarına olan eğilimi artmıştır. Kemalist seçkinler ve örgütleri, Aleviler, üniversite okumuş yarım-aydınlar, ulusalcı “solcu”lar -nasyonal sosyalistler-, devrime ve işçi sınıfına inanmayan tüm nihilist akımların eğilimleri bu doğrultudadır.

Cihet-i askeriyede (Polis Teşkilâtında, Çeşitli İstihbarat Örgütlerinde, Sendikalarda, Kitle Örgütlerinde, Eğitim ve Sağlık gibi tüm kurum ve kuruluşlarda) darbe-cunta kalkışmaları yerine iktidar projesi sağlam “Asker Sovyetlerini” (“İşçi Sovyetlerini”, “Köylü Sovyetlerini”) örgütleyen bir İSP’nin kurmaylığı yoksa orada çeşitli siyasî dram ve trajedilerin yaşanması doğaldır.

İSP’nin kurmaylığında uzun soluklu, donanımlı bir iktidar yürüyüşündeki devrimci-tarihsel-sosyal haklılığı hiçbir güç eleştiremez ve yargılayamaz. Evrensel ölçekte; tarihsel ve sosyal haklılığı olan Devrimci ve Komünist düşünce davranış çizgilerimizi inkâr, imha ve asimilasyon politikalarıyla darbelemeye yeltenen tüm burjuva diktatörlüğünün ömrü uzun olmamıştır.

TC örneğindeki darbe-cunta kalkışmaları burjuva diktatörlüğünün devamına hizmet amaçlıdır. Onların “demokrasi”, “özgürlük” yaftaları bu diktatörlüğü perdelemek için uydurulmuştur.

İSP kurmaylığındaki devrim amaçlı iktidar yürüyüşünde çok yönlü taktiksel zenginliklerin uygulanması gerekir. İktidar yolundaki Devrimci esneklik gözetilerek oluşturulan taktiksel zenginliklerimiz ile darbe-cunta girişimcilerin insanın ve insanlığın sosyal / evrensel kurtuluşuna karşı yöntemleri asla bir arada değerlendirilemez. Çünkü bunlar birbirine zıt anlayışlardır.

Siyasal-sosyal devrimler işçi sınıfı ve emekçilerin sosyal kurtuluşunu amaçlar. Tarihsel-sosyal haklılığı ve zorunluluğu içerir. Burjuva üretim, mülkiyet, paylaşım ilişkilerine dokunmayan darbe-cunta kalkışmaları ise hâkim gerici sınıfların iktidarlarına hizmet amaçlıdır. Bu türden kalkışmalar günümüzde ve TC özelinde, devlet tekelci kapitalizminin, tekelci militarist polis devletinin faşist-faşizan iktidarlarına hizmet eder ve de  etmektedir.

İşçi sınıfı ile emekçi halkların sosyal / evrensel kurtuluş mücadelesinin yeminli düşmanı tüm faşist darbe-cunta girişimlerine binlerce lanet, emperyalist-kapitalizmi kökünden kazıyacak tüm Devrimci ve Marksist Kadrolara da ebedî saygı…

29 Mart 2009 Mahallî Seçim Sonuçları Üzerine…

29 Mart 2009 Mahallî Seçimlerini herkes ideolojik-politik ve örgütsel konumuna göre değerlendirdi.

Seçimlerde şu sonuçların alındığı görüldü: 6 milyonu fazladan yazılan 48 milyon seçmenden 39. 9 milyonu oy kullandı; yüzde olarak oy oranları: AKP; 39.9, CHP; 23, MHP; 16, DTP; 5.3, SP; 5.2 oranında oy aldı. Ağır hukukî, fiilî ve keyfî baskı ve terör altında seçimlere katılan DTP Kürt illerinde birinci parti olarak öne geçti. Bundan önceki seçimlerde alınan Kürt oyları 6.2’den 5.3’e düşüş gösterdi. Sol “cenahımız”ın ideolojik, politik ve örgütsel “vukuatı” yüzünden metropollerdeki oylar çok geri düzeyde kaldı. Yer yer bağımsız ve birleşik seçim taktiklerinin de Kürt oyları kadar bir kıymet-i harbiyesinin olmadığı anlaşıldı. Örneğin: DTP İstanbul’da; % 4.35 oranıyla 283.278 oy, İzmir’de; % 3.59 ile  83.079 oy, Ankara’da; % 0.49 ile 9.028 oy aldı.

“Sol” örgütler; 39.9 milyon geçerli oyun yalnızca 182 binini alabildi (“TKP”; 73.570, ÖDP; 62.740, EMEP; 45.745 oy almıştır). Bu oylar Belediye başkanlığı ve İl Genel Meclis seçim oy dağılımıyla aynıdır. Bu seçim sonuçları açık mücadele alanlarında faaliyet gösteren “sol” örgütlerin konumunu veSosyalizm Davası’na verdiği zararı ikircimsiz ortaya koymaktadır.

                                                                              *   *   *

Yüzde yüz bağımsız, yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklarımızın sosyal / evrensel kurtuluşundan yana Kolektifimiz Çalışanları olarak taraflı bakış açımızla bu seçim sonuçları  üzerine şunları söylemeliyiz:

1. Komünistler açısından: ?artları ve kuralları hâkim gerici sınıflar tarafından belirlenen seçimler her şeyin yerine konulamaz; ancak, seçimlerin önemli olduğunu da vurgulamalıyız.

2. Tutarlı-amaçlı-somut bir iktidar perspektifini kaybetmeden, şartları ile kurallarını hâkim gerici sınıfların belirlediği seçimler üzerine, komünistlerin taktiklerine Dergi sayfalarında oldukça geniş yer verilmiştir. Bu nedenle tavrımızda bir değişiklik yoktur. Sosyal pratikte tezlerimizin doğrulandığının önemli işaretlerini de aldığımızı söylemeliyiz.

3. Yine de başta işçi sınıfı, emekçiler, ezilen ve sömürülen halklarımız bu seçimlerden bir şeyler ummuş ve beklemiştir. Onların talep ve ihtiyaçlarına cevap veren bir sonucun alınamadığı görülmüştür.

4. Seçimleri önemseyen ve belli anlayış ve taktiklerle katılan; ilerici, demokrat, devrimci, sosyalist, yurtsever ve Marksist “cenahımız” da bu seçimlerden bir şeyler ummuş ve beklemiştir.

5. Komünistler seçim taktiklerini tespit ederken nihai hedefleri olan sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız, eşit ve özgür bir toplum tasarımını gölgeleyen bir tutuma girmez. Burjuva parlamentarizmine ve oyunlarına tapınıp biat etmez. Devrimci esneklik ve zengin taktiksel konumlarıyla sürece müdahale eder. İşçi sınıfı ve emekçileri burjuvazinin saldırı ve demagojileri karşısında yalnız bırakmaz. Kitlelerin içinde olur. Politikleşen kitlelere kurmaylık eder. Kitlelerin sınıfsal tercihlerinin belirlenmesinde onlara yardımcı olur. Doğru hedefler gösterir. Kitleleri eğitirken hem öğrenir, hem de öğretir.

6. İSP seçim taktiklerini belirlerken burjuva ideolojisi ile revizyonizmi açığa vurup aşmayı amaçlar. İSP henüz oluşturulamamış ise “Komünistlerin Birliği” davasını gündeminden düşürmez. Bu asli görevinin önüne hiçbir taktiksel (anlık) görevi koymaz. Seçimlere doğrudan katılıp katılmama, dışındaki güçlerle geçici ve şarta bağlı ittifaklara girme, proletaryanın müttefikleriyle ittifak, dayanışma, işbirliği, güç birliği vb. konularda kararını verirken işçi sınıfı ve emekçi halkların ne kazanıp ne kaybedeceğini öne alır.

7. 29 Mart 2009 Mahallî Seçimlerine İSP’nin kurmaylığından yoksun biçimde girildiğinden yukarıda özetlenerek sıralanan devrimci ve zengin taktiksel esneklikler gözetilememiştir.

8. Mevcut Sol “cenahımızdan” da Devrimci Proletarya Partisi’nde olması gereken bağımsız, tutarlı bir sınıfsal tavır beklenemez.

9. Burjuva resmî tarih anlayışı ile resmî ideolojiye bağlı cenah bu seçimlerde (Ulusal “solcu” takımı, Cumhuriyet gazetesi okurları, “Ergenekon Davası” sempatizanları, Harici Büro “TKP” hiziplerinden (UDC) bir bölümü, “gizli din taşıyanlar” misali lafta keskin ve devrimci geçinen pek çok grup ve örgüt yapıları, bazı Alevi kuruluşları, ADD, ÇYDD vb.) gerici CHP’yi destekledi.

10. II. Cumhuriyetçiler, liberal, tasfiyeci, reformist / revizyonist ve de AB’ye angaje “solcu” takımı, Harici Büro “TKP” hiziplerinden bir bölümü, Fethullahçı, Süleymancı, Işıkçı, Nurcu, Nakşi ve benzeri cemaat, tarikat vb. kara-gerici, ırkçı, faşist takımı da AKP’yi destekledi.

11. Kürt illerinde devletin tüm kurum ve kuruluşları, valiler, kaymakamlar, emniyet müdürleri, cihet-i askeriye, “Derin Devlet”, DTP’ye karşı AKP’nin yanındaki yerini aldı.

12. Sağlı “sol”lu burjuva partileri, mehmetçik basını, yekvücut olmuşçasına Kürt düşmanlığına endekslenmiş biçimde DTP’nin karşısındaki yerini almada tereddüt etmedi.

13. Devlet ve iktidar PKK ve DTP’nin günümüzde uyguladığı politikalarından korkuyordu. Oysa PKK ile DTP Kürt burjuvazisinin plan ve projelerine uyumlu hareket ediyordu. Sistem açısından korkulacak bir öneri ve taleplerle hareket etmiyordu. “Akıllı” bir burjuva hükümeti bu durumda Kürt ulusal hareketinin yeterince esnettiği öneri ve talepleriyle pekala uzlaşabilirdi. Mevcut iktidarlar uzlaşmayarak, “Kürt Sorunu”na çözüm yöntemi üretmeyerek sürecin bu biçimde götürülmesinden yanaydı. Burjuvazimiz “akıllı” bile değildi. Burjuvazinin “akıllı” olmayışı Devrimci ve Marksist kadroların lehine bir durumdu. Sol “cenahımız” da bu durumu değerlendiremedi. Devlet tekelci kapitalizminin “yüksek” çıkarlarını kollayıp gözetmekle yükümlü AKP iktidarı önceki iktidarlar gibi yaşadığımız coğrafyadaki emekçi halkları inkâr, imha ve asimilasyon politikalarıyla sömürüsünü devam ettirmekten yanaydı. Burjuva demokratik ölçekte hiçbir taviz vermek niyetinde değildi. Gerici reform dahi yapamıyordu. Çünkü karşısında sistemi buna zorlayacak Devrimci Proletarya Partisi yoktu. Ulusal özgürlük talepleriyle politika yapan PKK ve DTP küçükburjuva kadrolarının önderliği, Kürt proletaryasının, emekçilerinin, yoksul köylülüğünün politik taleplerini savunmuyordu. Anılan önderliklerin ideolojik-sınıfsal konumları (ideolojik-politik gerilik, uzlaşmacılık, kararsızlık, teslimiyet vb.) ile tabandaki sınıfsal emekçi kesimin konumları (militanlık, direniş ruhu, coşku, kararlılık ve devrimci heyecan) birbiriyle çelişiyordu.

14. Kürt hareketinin tabanındaki sınıfsal emekçi kesimin ideolojik, politik birikim ve değerleri PKK ile DTP’ye hâkim olduğunda bu durum değişecektir. Sosyal pratikte Kürt kökenli Marksist Kadroların bu bilinci taşıdığına ilişkin bazı sevindirici işaretler de alınmaktadır.

15. Sağlı “sol”lu burjuva partilerinin tamamı bu “seçim hesaplaşmasında” DTP’yi doğrudan ve sanki proletarya partisi imiş gibi karşıya aldığı görüldü. Sosyal pratikte esamisi dahi okunmayan küçükburjuva solcularının, devrimcilerinin ya da komünistçilik oynayanların da benzeri bir konuma evrildiği görüldü.

16. Küçükburjuva “solcu” takımının DTP’ye ilkesiz ve faydacı biçimlerde tutunma “huyundan” bu “seçim hesaplaşması” sürecinde de vazgeçmediği anlaşıldı.

17. Kulağa hoş gelen, fakat aslında “boş bir seda” dahi olmayan “seçimlerde ortak aday” gösterme yarenlikleri de pratikte suya düştü. Folklorik Erzurum ağzıyla küçükburjuva “solcu” takımının bu konuda bir kez daha “cızdım oynamiram” dediği görüldü!... ÖDP, EMEP, SİP-“TKP” ve benzeri cenahtan aykırı sesler gelmeye başladı. “Dar grup tapımı” hastalığının tüm ilkesizliği çirkin örnekleriyle görüldü…

18. Kürt  coğrafyasında AKP’nin “rakibi” DTP, özellikle de yoksul Kürt köylülüğü ve emekçiler coşkulu direngenlikleriyle sistemi âdeta silkelediler… 21 Mart 2009 Newroz gösterileriyle de sistemin Kürt illerindeki “referandum” davetlerinin rengi zaten daha önceden belirginleşmişti.

19. Sosyal muhalefet dinamiklerinin en anlamlılarından biri olan ulusal özgürlük ayağına denk bir sınıfsal muhalefet dinamiği ne hazindir ki proletaryanın yoğun biçimde bulunduğu metropollerde bir kez daha görülmedi. Çünkü işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği davasını gündemine almış bir İSP henüz oluşturulamamıştı. Böylece işçi sınıfı ve emekçi halklarımız sağlı “sol”lu burjuva partilerinin binbir kuşatmasına terk edilmişti.

20. 680 bin işçinin iş akitlerinin feshedildiği, siyasal-ekonomik krizin boyutlandığı, devlet tekelci kapitalizminin “rahatlıkla” uygulayageldiği baskı, sömürü, inkâr, imha  ve asimilasyon politikalarının faşist-faşizan yöntemlere dönüştüğü bir dönemde, sınıfsal bilinçten yoksun işçi ve emekçilerin kara-gerici, ırkçı, şoven düzen partilerine oy verdiği görüldü.

21. Özgün bir örnek verecek olursak: Bursa’da 76 bin işçi işten atıldı. İşten atılmaları, işsizliği ve pahalılığı karşıya alan kitlesel eyleme 500 insan ancak getirilebilinmiş ise bu proletarya kentinde mevzilenmiş(!) “sol”un hocaya, imama, papaza ya da dedeye gidip üstüne okutması gerekecektir.

22. Ulusallık-Sınıfsallık dinamiklerinin yeni nitelikler kazanmasının hangi manaya geldiğini ideolojik süzgeçlerinden geçirebilmiş kadroların, bu ve benzeri konuları yerli yerine koyması gerekecektir. “Seçim hesaplaşmasının” öğrettiklerinden biri de budur.

23. Sol “cenahın” seçim sonuçlarının değerlendirilmesi bahsinde, politikasızlığın nedenini kimi “solcu” örgütlerle DTP sözcüleri “Çatı Partisi”nin oluşturulamayışına bağlamaya çalıştığı görüldü(!). Sıkça tekrarladığımız gibi sosyal pratikteki yenilgi ve yanılgısını “Çatı Partisi” formülüyle DTP’ye tutunarak götürmeden yana olan küçükburjuva “solcu” takımı bitmez tükenmez yarım-aydın tartışmasını buraya da taşımaktan yanadır. Kürt ve Türk kökenli küçükburjuvazinin “Çatı Partisi”nde buluşması; bu alanda sosyalizme sempati duyan, duymaya aday insanlarımızı da kendilerine benzetecektir.

24. 29 Mart 2009 Mahallî Seçimlerinin doğurduğu sonuçlar her kesimde yorumlanmaktadır. Bölgemizde, Yakın Doğu’da, Uzak Doğu’da tahkimatını yeniden yapmaya yönelen ABD ve AB emperyalistlerinin NATO’cu plan ve projeleri uzantısında yeni bir biçimlenmeye gidileceği  gözlemlenmektedir. Emperyalist-kapitalizmin “serbest pazar”ını gemlemeye(!) çalışan “yeni dünya düzeni” projeleri krizi önlemeyecektir. Emperyalizme kölece bağımlı TC devletinin uygulayacağı siyasal-ekonomi politikası: İçerideki sosyal muhalefet dinamiklerini faşist-faşizan yöntemlerle daha da ezmek, krizin faturasını işçi sınıfı ve emekçi halklara çıkarmak; dışarıdaki (kucaktaki) “küçük emperyalist” niyetleriyle ABD ile AB politikalarına (NATO, DB, IMF, DTÖ vb.) daha fazla uyarlanacağı  olarak biçimleneceği anlaşılmaktadır.

25. Emperyalist-kapitalizmin tüm arayışları siyasal-sosyal devrimlerin öngününü işaretlemektedir.

26. Sol “cenahımızın” bu işareti alıp almadığı ve anın gerektirdiği kurumsal merkezi disiplinliAraç’larını üretip üretemeyeceği hem tartışmalıdır, hem de denenip sınanmaktadır.

27. Sağlı “sol”lu burjuva partileri başta olmak üzere, Sol “cenahımızın” da bu “seçim hesaplaşması” sürecinden çıkardığı çok yönlü ders ve sonuçların uzantısında bölünme, ayrışma ve bütünleşme süreci yaşayacakları anlaşılmaktadır.

28. Mevcut “sosyalist sol” ideolojik-politik-örgütsel duruşuyla, tarz-ı siyasetiyle, “örgütler anarşisi” hastalığıyla, “seçim hesaplaşması”ndaki işlevsiz konumuyla, “sol söylem” ve aldığı oy sayısıyla hem kitlelerin politikleşerek bilinçlenmesine, hem işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği temelinde bütünleşmesine, hem de Devrimci ve Marksist Sol Kadroların “Komünistlerin Birliği” davasına büyük zarar vermektedir.

29. Genel anlamıyla Sol “cenahımızın” bu onulmaz zaafı devrimci müdahalelerle mutlaka aşılacaktır.

30. DTP’nin gölgesinde güçsüzlüğünü saklama kurnazlığı gösteren işlevsiz “sol” grup, çevre ve örgütler bir yandan DTP’nin yanında olduğunun mesajını verdi, fakat CHP’ye oy verdiği anlaşıldı, diğer yandan “DTP alanlara taşıdığı kitlesini sandığa taşıyamadı” diyerek kendi “vukuatını” gizlemeye çalıştı.

Neleri ve nasıl yapmalıyız: Bu “seçim”ler de gösterdi ki, devlet tekelci kapitalizminin kriz şartlarında deneyip sınayacağı bu türden politikaları açığa vurmak ve aşmak yolundaki Devrimci ve Marksist Sol Kadroların sorumluluğu daha artacaktır. Kolektif aklı, bilinci ve eylemi örgütlemenin önemi daha fazla bilince çıkarılacaktır. Nihai amacı-hedefi bir olan, fakat şimdi farklı formasyonlarda durmayı tercih eden kadrolarla yaratıcı diyalogların iklim ve altyapısı oluşturulacaktır. Çeşitli istişari toplantılar, konferans ve kurultay gibi etkinliklerin gerçekleşmesi yolundaki çabalar yoğunlaştırılacaktır. Kadrolar arası demokratik tartışma, “Devrimci Oturum” disiplinleri düzenleme ve sonuçlarına katlanma ilkeselliği yeniden gündemleştirilecektir. Siyasî birliğin önündeki engellerle mücadele edilecektir. “Dar grup kültü”, kişiye tapınma, inkarcı, sekter, fanatik, dogmatik anlayışlarla sosyal pratikten kopuk aşırı teorisizme ve entelektüalizme kaymış “aydın” tartışmalarının açığa vurulmasına daha da hız verilecektir. Sokağın kullanılmasında ve sonuç alınmasında kitlelere kurmaylık edecek güvencelerin oluşturulmasında daha titiz ve donanımlı olmaya özen gösterilecek, küçükburjuva “sol” unsurların romantik ve hesapsız “atak”larına prim verilmeyecektir. Devrimci ve Marksist Sol Kadroların yığınağı nereye ve nasıl yapması gerektiği dürüst, samimi, ilkeli, iyi yürekli ve militan kadrolara bıkıp usanmadan anlatılacak ve bu yolda bazı yaptırımlar uygulanacaktır. Burjuva resmî tarih anlayışı ve resmî ideolojiye tapınan küçükburjuva solculuğu, devrimciliği, komünistçiliği daha da karşıya alınıp teşhir ve tecrit edilecektir. İşçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği davası gündemimizden düşmeyecektir. “Komünistlerin Birliği” davasının arkasında duran kadrolar sosyal pratikleriyle diyalog ve ilişkilerini daha da anlamlı kılacaktır. Sistemin faşist-faşizan uygulamalarına karşı tüm Devrimci ve Marksistlerin elindeki araç, kurum, mevzi ve kadroların korunması için hazırlık çalışmaları yapılacaktır. Faşizm tehlikesine karşı “Enformasyon Ağı” ve çeşitli “Çalışma Grupları” örgütlenmelidir. Ulusallık-Sınıfsallık dinamiklerinin yeni nitelikler kazanması mücadelesinde Proleter Devrimci kadrolar daha etkin bir çabanın içinde olacaktır.

ABD Emperyalizminin “Yeni” Yüzü Obama!

“Emperyalist Hegemonlar Obama Figürüyle Tahkimatını Yapıyor. Yakın Doğu Halkları, Proletarya, Kürtler, Aleviler Ne Yapıyor?” Bu soruyu yöneltmenin tam da zamanıdır.

G-20 toplantıları neden düzenleniyor? 60. yıldönümünde “yeni” NATO hangi görevleri üstleniyor? “Medeniyetler İttifakı” toplantısının arka planında neler yatıyor? Emperyalist gerici güçlerin gündemini yeterince biliyor muyuz? Emperyalist-kapitalist sistemin geriletilip aşılması için neleri yapıyoruz? sorularına her siyasî eğilim kendi sınıfsal bakış açısıyla çeşitli cevaplar vermektedir.

TC’nin de aralarında olduğu G-20 olarak adlandırılan 20 kapitalist ülkenin, emperyalist-kapitalist sistemin yaşamakta olduğu krizin boyutlanmasıyla birlikte “yeni” arayışlara yöneldiği görülmektedir.  Kapitalist yönelimli G-20; G-8 “zenginler kulübü”nün kararlarına bağımlı ve onların “arka bahçesi”dir.

NATO emperyalizmin işçi sınıfı ve emekçi halkların haklı taleplerine ve sosyal / evrensel kurtuluş mücadelesine yöneltilmiş en etkili bir silahtır. ABD çıkarlarını koruma yolunda tahkimatını yaparken NATO aracını işbaşı yaptırıyor. Öteki emperyalist ülkelerle taşeron ülkeleri de bu işin içine sokmaya çalışıyor.

ABD emperyalist politikalarında neden imaj değiştirmek ihtiyacını duymuştur? En önemli faktör; dünya çapında emperyalizme karşı uyanış ve eylemlerin artışını birinci olarak sayabiliriz. Dünya çok yönlü çelişki ve çatışkıların derinleştiği bir süreci yaşamaktadır. Kapitalizmin krizi o derece ciddî bir boyuta ulaştı ki hegemonların elinde krizi yumuşatıcı hiçbir çözüm yöntemi yok. Ayrıca, ABD içindeki çelişki ve çatışkılar o denli fazla ki sistem içinden de ayaklanma noktasına gelmiştir. Bu süreç daha da artacaktır. ABD’nin içinden yıkılması gündemdedir. Uluslarötesi tekelci sermaye bu gelişmelerin farkındadır.

Obama’nın, Başkan olur olmaz TC’ye gelişi arabesk kapitalizmin denendiği bir coğrafyadaki “modele” tutunarak emperyalist amaçlarla girdiği Irak ve Afganistan batağından nasıl çıkacağını, ABD’nin jandarması rolüne soyunmuş TC’nin bu emperyalist niyetlerle nasıl kullanılacağına ilişkindir.

Obama’nın gelişini Sol gücünce karşıya aldı. Etkin olmayan kitlesel çıkışlarıyla onurlu bir tavır sergiledi. Sivil-asker herkesi hizaya getirdi, politikalarına angaje kesimlere ödev ve görevlerini lisanı  münasiple hatırlattı. Demokrat ve laik geçinen basını “laikçi” yorumlar yaparak “Ilımlı (Amerikancı) İslâm”dan rahatsızlık duyanların yüreğini rahatlattı.

Emperyalizme bağımlı biçimde politik tercihlerini yapanlar ABD’nin etki alanlarını korumak, tıkanan politikalarına yardımcı olacaklarını bildirdi ve belkemiksiz duruşlarıyla esneyebildiği kadar esnedi.

ABD-AB’nin başını çektiği hegemonlar dünyada iç savaşların, ayaklanmaların daha da gelişeceğinin bilincindedir.

Emperyalist-kapitalizmi tarihsel ve sosyal olarak aşmaya aday Sosyalist Sistem’in çözülmesiyle birlikte dünya çapında hâkimiyetini ilan eden kapitalist ülkeler, tüm haşmetlerine ve yapısal krize rağmen, hayatî çıkarları için tarih ve sınıf bilinciyle hareket etmektedir. Kapitalistlerin tarih ve sınıf bilinci Sol “cenahımız”dakinden çok daha “ilerde” olduğunu söylemeliyiz. Emperyalist hegemonlar sistemlerinin çürüdüğünü, tarihsel-sosyal olarak hududa dayandığının bilincindedir. Hegemonlar yaşanan krize rağmen iktidardadır. Bir yanıyla çok güçlü ve tehlikeli askeri ve sivil güçlere -silahlara, araçlara- sahiptir. Diğer yanıyla siyasal-ekonomik, kültürel, etik, vb. açılardan tarihin çöplüğüne atılmayı bekleyecek kadar çürümüştür.

AKP’nin “Siyasî İslâm”, “Ilımlı (Amerikancı) İslâm” projesi; kitleleri sosyal sınıf ve sosyolojik emekçi halk gerçekliği dışında kara-gerici, ırkçı ve şoven anlayışlar yörüngesinde kutuplaştırmak ve gruplara ayırmaktır. ABD’nin politikası da aynı yöndedir. Bush ve Obama figürleri temsil ettikleri tekellerin -çıkar gruplarının- günümüzdeki sözcüleridir. Obama figürü yeterli tarih ve sınıf bilinci edinememiş kitleler üzerinde uyutucu bir etki yapmaya kurguludur. Obama “sadık müttefiki” TC’ye gelişinde G-20 ile NATO’nun 60. yıldönümünde üzerinde uzlaştıkları kararları tebliğ etmiştir: “TC bizim arka bahçemizdir” yolundaki destursuz sözleri AKP’nin emperyalizme gönüllü göbek bağının en güzel bir ifadesidir. Anılan politikaları bir zamanlar ANAP’ta uygulamıştı. Fakat AKP bu politikaları pervasızca daha da uçlara taşımıştır.

AKP, ikiyüzlü politikalarıyla ABD ve İsrail’in bölgedeki amaçlarını iyi bilmekte ve bunlara uygun, -üzerine düşen- görevleri üstleneceğinin işaretlerini vermektedir.

Sistemin çözülüşünün burjuva basınındaki en anlamlı ifadesini; “Amerika Birleşik Devletleri (ABD) gibi Anadolu Birleşik Devletleri (ABD) neden olmasın” söyleminde buldu! Gerçeklikte “ABD+TC Balayı” olarak adlandırılan ilişkilerle Obama’nın ziyareti iki ABD+ABD söylem ve yakıştırmasının çakıştığını göstermektedir. “Model ortaklık” olarak adlandırılan ilişki ve diyalogların ne anlama geldiğini doğru okumalıyız.

AKP, TC’nin geleneksel “küçük emperyalist” niyetlerle ABD-AB emperyalizminin bölgesel çıkarlarıyla çelişmeyen taşeron ve işbirlikçi politikalara dünden angajedir.

TC’nin NATO’nun 60. kuruluş yıldönümü toplantılarındaki tutumu bunu tüm yönleriyle açıklıyor. AKP’nin NATO’dan talepleri emperyalizme bağımlılığın hangi düzeyde olduğunu da göstermiştir. NATO’cular da kara-gerici, ırkçı ve şoven politikalarla aldatılan emekçi halkların bu duygularını gıdıklayacak “taviz”leri vermeye dünden razıdır.

AKP’nin popülist (halk dalkavukluğu) ve pragmatik (iş bitirici) politikalarını (aynı zamanda sağlı “sol”lu burjuva partilerinin tamamının politikalarını) açığa vuracak birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı bir İşçi Sınıfı Partisi’nin oluşturulması görevinin bugünlerde gündeme daha fazla oturduğu görülmektedir.

İçi beyaz ABD Başkanı Obama’nın gelişini “hayra” yoran burjuva ve küçükburjuva “solcu” takımının sözcüleri de kitlelerin bilincini bulandırıcı yayınlar yapmaktadır. Yakın Doğu ve Uzak Doğu’da tahkimatını güçlendiren emperyalizmin niyetlerini ancak Devrimci ve Marksist Kadrolar açığa vurmaktadır.

“TC coğrafyası itibariyle jeostratejik-jeopolitik bir öneme sahiptir” diyen burjuva politikacıları bu olguyu “şantaj” malzemesi olarak kullanmaktadır. Bunu bilen hegemonlar günümüzde kuzu postuna bürünmüş kurt misali emperyalist çıkarları doğrultusunda bölgemizdeki ülkelerle diyaloga giriyor; politikacıları dinliyor ve demokrasi havarisi pozlarına bürünüyor. Çıkarlarının devamını güvenceye alacak kiralık ve satılık kalemlerle politikacılar arıyor. Yalnızca aramıyor, buluyor da…

Obama TC’ye gelişinde ister sosyal muhalefeti temsil etsin, ister etmesin, ister “sivil toplum” örgütü olsun hemen her cenaha agucuk gugucuk dağıttı. Burjuva basını Obama’ya hemencecik “gönül çelen” adını takmakta gecikmedi (AKP’nin faşist bakanları ile başbakan ökse koymasaydı, meclise sahte işçi ve komünist parti yöneticilerini dahi çağıracaktı). TBMM’de yapacağı konuşma toplantısına yalnızca AKP, CHP, MHP, DTP gibi siyasî partilerin liderlerini değil, Alevileri, eşcinsel-transseksüel, çevreci, vb. eğilimlerin temsilcilerini davet ederek onları da unutmadı. Din adamlarını da dinledi. Asıl görüşmeyi emperyalizmin projelerini kölece uygulamaya aday AKP ile yaptı. DTP ile yapılan görüşme de PKK’nin bölgede nasıl etkisiz hale getirileceğinin tebligatıydı. Öteki siyasî partilerle yapılan görüşme göz boyamaydı yalnızca.

TBMM’ye gelmeyen TSK’da bu kez gelmemezlik edemedi!

PKK’nin bölgeden tasfiyesine devlet-ordu dünden razıydı. Bu tasfiye hareketi yalnızca TC’nin değil, Irak, Suriye ve İran gerici rejimlerinin de özlemiydi. TC’nin ve Bölgenin gerici Kürt liderlerinin yanı sıra kara-gerici, ırkçı, şoven tüm güçleri PKK’nin şahsında ve “Kürt düşmanlığına” endeksli politikalarında birlikte hareket ediyordu. Kimilerinin beklediği “Kürdistan Sorunu” ile “Kürt Sorunu” Obama figürüyle de çözüme kavuşturulmayacaktı. Bölgedeki Kürt halkının “çözüm” beklentileri, öteki emekçi halkların “sosyal kaderi” hegemonların çıkarlarına uygun biçimde nasıl dizayn edilmiş ise öyle olacaktı. Bu oyunu kökten değiştirip dönüştürecek Devrimci ve Marksist örgütsel güvenceler Yakın Doğu’da henüz işbaşı yapamamıştı.

Obama’nın dünya çapında giderek keskinleşen sınıflar mücadelesini esnediği kadar esneterek yumuşatmaya çalışması sebepsiz değildi. Obama figürünün küreselleşen uluslarötesi tekelci sermayenin çıkarları uğruna oynamayacağı rol yoktu. Kendisi, öteki ABD başkanları gibi, bu işler için özel olarak yetiştirilmişti. Bush’un yerinde kalması ezilen ve sömürülen emekçi halkların -insanlığın- ayağa kalkması için daha yerinde olurdu. Olmadı. “Yüksek” bir tarih ve sınıf bilincine sahip olan tekelci sermaye bundan ürktü ve tahterevallinin diğer ucunda oturan Obama figürünü kitlelerin önüne sürdü.

Sağlı “sol”lu burjuva basını ile ondan aşağı kalmayan küçükburjuva solcuları, devrimcileri ve komünistçilik oynayanları da yayın organlarında Obama hakkında çeşitlemelerde bulunmaktan geri durmadı: Barack Hüseyin Obama! Sanırsınız Tanrı da hegemonların günümüzdeki emperyalist politikalarını götürmeye aday bu insan figürünü özellikle ve özenerek yaratmıştı!.. Barack; Yahudi, Hüseyin; Müslüman, Obama; Hıristiyan. Genleri ve kromozomlarıyla üretilmiş bu melez insan çürüyen kapitalizmin kurtarıcılığına soyunmuş / soyundurulmuştu.

Emperyalist-kapitalist ölüm tüccarlarının ırkı, cinsi, rengi hikâyeydi. Hepsi de işçi ve emekçi halkların kanını dökmüş, insanlığı onulmaz acılara sürüklemişti. Onlar: Sosyal sınıf ve sosyolojik emekçi halk gerçekliğini unutturmak, tarihsel sınıflar mücadelesini yumuşatmak ve pazarın çıkarları için her telden çalacaktır. Görevleri: farklılıkları olumlayıp sözde hoşgörülü olmak, etnik, ırk, renk, cins, dil, inanç, din, coğrafya, tarih, sınır, kültür vb. kavramlar üzerine “modern burjuva” görüşlerini harmanlayıp cilalayarak sunmak, küresel değerlere pozitif bakmak, din ve siyaset ilişkisinde Bilimsel Sosyalizm-Komünizm düşmanı tüm burjuva ideolojisi ve revizyonizmin cephaneliğinden ödünç aldığı tezleri savunmak, vb. simgeleri tekrarlamaktır. Küreselleşmiş uluslarötesi tekelci sermaye güçleri Obama’ya üzerinde çalışacağı dersleri âdeta ezberletmiştir.

Amaç-Araç Diyalektik Bütünlüğü

Sol “cenahımızda” öteden beri “yazanlar-konuşanlar” ile “yapanlar” hem ayrı kulvarlarda hem de emek güçlerini buluşturup bütünleştirmeden “yol” alıyor! Daha tam olarak söylenecekse: Yol aldığını zannediyor.

Bu iki siyasal duruşa demiryolu misali ebediyete kadar uzanan “birleşmeyen yollar” denilmesini uygun buluyoruz.

İdeolojik-teorik-politik ve örgütsel çabalarıyla mücadele eden Komünistler “birleşmeyen yolları” birleştirmeleriyle tanınır. Kadroların buluşup bütünleşebilmeleri için de ayrışmayı öne çıkarırlar. İdeolojik-teorik çalışması ile birikimini işçi sınıfı ve emekçi halkların en ileri ve militan kadrolarıyla buluşturamadıktan sonra bu türden çabaların hiçbir kıymet-i harbiyesi de yoktur. Tarih boyunca da olmamıştır.

Hele nihai amacı-hedefi bir olan kadroların kolektif olarak saptanmış temel ilkeler yörüngesinde emek güçlerini bütünleştirmemesinin hiçbir inandırıcı gerekçesi de yoktur. Olamaz.

Günümüz şartlarında devlet tekelci kapitalizminin Devrimci ve Marksist Sol Kadrolara saldırıya geçeceği bir sır değildir. Ne yapacağız? Oturup azrailin canımızı almasını bekleyeceğiz?

Kapitalizmin krizi sınıflar mücadelesinde daima iki olguyu gündeme taşımıştır. Ya faşizm, ya devrim. Sermaye sınıfı kriz şartlarında sürekli biçimde bunun bedelini işçi sınıfı ve emekçi halklara çıkaragelmiştir. Dünya ve bölge çapında da bu süreç işletilmektedir. Kapitalizmin krizi; tutarlı-amaçlı-somut bir iktidar projesi olan Devrimci ve Marksist Sol Kadrolara da bazı imkân ve fırsatları sunmaktadır.

Bizlere sunulan bu tarihsel imkan ve fırsatları nasıl değerlendireceğiz? “Benim partim, benim sendikam, benim gençlik-kadın örgütüm, benim gazetem, dergim, benim platformum” diyen zortlamalarımızla mı?

Nihai amacı-hedefi bir olan Devrimci ve Marksist Kadroların bu durumda artık “üzümün çöpü, armudun sapı” türünden sosyal pratikten kopuk “aydın” çeşitlemeleri ve “dar grup kültü” ile hareket edemez. Hedefi bir olan kadroların bunu lafzen ifade etmesi tek başına bir anlam taşımaz. Nihai amaca-hedefe ulaşacak araçların oluşturulmasında da somut projeleri olması aranır. Kapitalizmi aşmaya aday en anlamlı araç PARTİ aracıdır.

İşçi sınıfının, Marksizm-Leninizm ve Proletarya Enternasyonalizmi penceresinden bakınca ortada bu türden bir PARTİ aracı yoktur. Kendiliğinden kurulmuş, ikameci ve bürokratik işleyişli  örgütler vardır. PARTİ ile örgüt başkadır.

Amaç-Araç diyalektik bütünlüğü burada önem kazanır. Tek başına amaç, lafza indirgenmiş amaç hiçbir şey ifade etmez. Etmediği milyon kere sınanıp denendi. Halk deyimiyle bu türden amaçlara karnımız toktur. Sosyal pratikten kopuk, aşırı teorisizme-entelektüalizme kaymış ve de aydın geçinen onlarca-yüzlerce insanımız var. Basın-yayın organlarında, TV.lerde, panellerde hep konuşuyorlar. İş yapmaya gelince de başlıyorlar patinaj yapmaya…

1 Mayıs 2009 Üzerine Notlar

1 Mayıs 2009 üzerine notları kaleme almadan önce “Nasıl Yapmalıydılar, Nasıl Yaptılar?” türünden bir başlık atmayı düşünüyorduk. Sonradan vazgeçtik. Çünkü, mevcut Sol “cenahımıza” yıllardır bu konuda hayat ve mücadelenin bize (hepimize) öğrettiğini sandığımız deneyimlerimizi aktarmaya çalışmamız hiçbir işe yaramamıştı.1 Küçükburjuva solculuğu, devrimciliği ve günümüzde öne çıkan komünistçiliği ile hesaplaşamamıştık. Mevcut örgütler parti olmadığı halde parti imiş gibi hâlâ hareket ediyor / edebiliyordu. Sol “cenahımız” proletaryanın öncülüğünü ilke olarak kabul eden ve “Komünistlerin Birliği” temelinde ne ayrışabilmiş ne de yeniden buluşup bütünleşebilmişti. İdeolojik, politik ve örgütsel açıdan yanlış ve yanılgılardan  gerekli bir kopuş süreci yaşanamamıştı.

Gerek telif eserlerimiz aracılığıyla, gerek SORUN Birlikte Sosyalist Dergi’de (1987-1992), gerekse SORUN Polemik Dergi’mizde konuyu gündemde tutan yazı ve polemiklerimizle Sol “cenahımıza” bu konuda bir yaptırım ya da basınç uygulanabilmişti. Kolektifimiz ile benzeri ideolojik, politik çizgide mücadele veren ve samimi olarak “Komünistlerin Birliği” hattını savunan dışımızdaki yoldaşlarımız da bu konuda bir yaptırım ve basınç uygulayabilmişti. Nesnel gerçeklik buydu. ‘Somut şartların somut tahlili’ni yapmaya aday Komünist Kadroların “politik açığa vurma” görevlerini / görevlerimizi yeterince yerine getiremeyişimiz bizim (hepimizin) en büyük kusuru ve “vukuatımız” olarak tarihe kaydını düşürecekti.

İşçi Sınıfı Partisi (İSP)’nin kurmaylığından yoksun olarak kutlanmaya çalışılan bu 1 Mayıs etkinliklerinde ve bu bilinen önemli aracın eksikliği yüzünden mevcut “sol”un öncülüğünde yapılan 1 Mayıs etkinlikleri de doğallıkla başarılı olamayacaktı.

Halbuki daha görkemli 1 Mayıs etkinliklerinin gerçekleşmesinin PARTİ aracı dışında tüm şartları mevcuttu.

Doğallıkla hareketimizi somut-tutarlı-amaçlı birlik sürecine taşımalıydık. Çünkü başka bir seçeneğimiz kalmamıştı. Hayat ve mücadele Sol “cenahımızın” tüm projelerini sınayıp deneyerek reddetmişti.

Sosyalist / komünist geçinen örgütler yapılan 1 Mayıs 2009 değerlendirmelerinde bu konuya hiç değinmiyor ve suyuna tirit bir tartışmayı gündemleştirmek istiyorsa, bizlerin de konuyu böylesine temelden çarpıtan burjuva ve küçükburjuva “sol” akımları anladığı dilde açığa vurma hakkımız vardır.

“Politik açığa vurma” görevimizi yerine getirirken; gerek 29 Mart 2009 Mahallî Seçimleri sürecinde2 gerekse bu 1 Mayıs 2009 etkinlikleri sürecinde asıl davamızı gündemden düşürmeden esneyebildiğimiz ölçüde devrimci bir esneklik göstermeyi uygun bulmuştuk. Üslup ve yöntemlerimizi gözden geçirmiştik. Böylelikle Sol “cenahımızın” da örgütsel aidiyet ve politikalarını gözden geçirmelerini beklemiştik. Yapmaya çalıştığımız uyarı, eleştiri, öneri ve değerlendirmelerin ne ölçüde işe yaradığını gördükten sonra, mevcut “sol” örgütler konusundaki politikamızı gözden geçireceğimizi önceden duyurmuştuk. Bununla da yetinmemiş, sosyal pratiğimizle yapılması gerekeni, salt pankart açıp, “benim” saplantılarına düşmeden, “platform” tuzaklarındaki “dipsiz kuyu boş ambar” tartışmalarına düşüp kaybolmadan gerekeni, iddiamızın arkasında nasıl durduğumuzu, kitlelerin içinde kolektif duruşumuzla yaparak göstermeye çalışmıştık.

Sözün özü; 1 Mayıs 2009 üzerine şu notların düşürülmesini uygun buluyoruz:

1. Mayıs kararlılığı siyasîdir. Bu 1 Mayıs’ta burjuvazi ile proletarya “Taksim kararlılığında” karşı karşıya gelmiştir. Bu netleşmeyi doğru okumalıyız.

2. Bu 1 Mayıs 2009 etkinliklerinde de örgüt ile PARTİ’nin ayrı olduğu, İSP’nin gecikmeden oluşturulmasının ne demek olduğu kör gözlere girercesine öne çıkmıştır.

3. İdeolojik, politik ve örgütsel konumu defalarca sınanan örgüt / partilerin, sendikaların böylesine anlamlı dönemlerde kurmaylık yapamayacağı bir kez daha anlaşılmıştır.

4. Emperyalist-kapitalizmin, uluslarötesi tekelci sermayenin yerli ortağı, taşeronu, işbirlikçisi olan küçük emperyalist hâkim gerici sınıfların işçi sınıfı ve emekçi halklar üzerinde “rahatlıkla” uygulaya geldiği artı-değer sömürüsü, baskı ve terörün bu türden “sol” örgütlerle geriletilip aşılamayacağı görülmüştür.

5. “Neden Taksim?” ve “tek yol, tek yöntem” olarak yalnızca İstanbul’da “Taksim”e endekslenen bir sendikal ve siyasal saplantının arkası doldurulamamış, kitlelere  yeterince anlatılamamıştır. Aynı zamanda tutarlı bir kitle çalışması yapılamamıştır.

6. Tutarlı bir kurmaylıktan yoksunluğuna ve örgütsüzlüğüne rağmen, 1 Mayıs etkinliklerinin tüm coğrafyada yaygınlaştığı görülmüştür. Burjuvazinin  1 Mayıs 2008’de uyguladığı terör kararlı kadroları daha da bilemiş ve katılımı artırmıştır.

7. Tekelci, militarist, polis devletinin bilinen tüm yöntemlerine ve “sol”un politikasızlığına rağmen, ilerici, demokrat, devrimci, sosyalist, Türk-Kürt yurtsever ve Marksist cenahımız, özellikle “Taksim’in fethedilmesi” nin hangi anlama geldiğini ideolojik süzgeçlerinden geçirmiş ve kararlılıkla-militanca barikatlara yüklendiği görülmüştür. Taksim’e girmesine binbir burjuva yöntemiyle izin verilen 5 bin kişi dışında, Taksim’i ara sokaklardan zorlayan onbinlerce kararlı insanlarımızın eylemliliği gözlerden kaçırılamamıştır.

8. İşçi sınıfının sendikal ve siyasal birliğinin oluşmaması yolundaki bölücü-bozguncu tavırlarıyla bilinen sendika bürokratları ile EMEP, ÖDP, SİP-“TKP” türünden reformist örgütler; birleşik, yığınsal ve Taksim kararlılığındaki kolektif etkinliklerin karşısında durmuştur.

9. Birer devlet sendikasına dönüşmüş mevcut sendikalara-sendikacılara (sendika bürokrasisi ile işçi aristokrasisine) ve onların “kurmaylığına” güvenmenin hangi anlama geldiği bir kez daha görülmüştür.

10. 1 Mayıs değerlendirmesinin yapılacağı günlerde gerçekleşen ‘kabine değişikliği’ haberleriyle gündem ustalıkla değiştirilmiş ve AKP’nin faşist kimliğinin sorgulanması kitlelerden gizlenmeye çalışılmıştır.

11. Sosyalist / komünist iddialı örgütler; sömürüye, şovenizme ve sosyalşovenizme karşı net bir duruş sergileyememiştir. Kürt ulusal özgürlük hareketinin taleplerine de sahiplenilememiştir.

12. Kapitalizmin yapısal krizi kitlelere anlatılamamıştır.

13. Irkçılık ve faşizm tehlikesine karşı Birleşik İşçi Cephesi’nin oluşturulmasının önemine vurgu yapılamamıştır.

14. Kolektifimiz Çalışanları dışında işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği sorunsalının ne demek olduğu kavranamadığından bu konuya değinen de olmamıştır.

15. Türk-İş ile Hak-İş’in sistemin yanındaki politikaları açığa vurulamamış, onların düzenlediği Kadıköy’deki 1 Mayıs etkinliklerine katılarak, anılan sendikaların tabanındaki işçi sınıfına doğru yolu gösterecek, oportünist sendikacıları açığa vuracak örgütlülüğün çok zayıf ve cılız kaldığı görülmüştür.

16. Devletin yönlendirdiği Kadıköy Mitingi katılanlar açısından tam bir fiyaskodur. Bu mitinge çeşitli niyetlerle angaje olan liberal EMEP’in ve işçi sınıfını-sosyalist hareketi  bölmek ve Çağlayan çukuruna çekmekle görevli SİP-“TKP”nin konumu tam da onlara yakışan bir tutumdur.

17. “Taksim’e endeksli” DİSK, KESK, TMMOB, TTB vb. kuruluşların da Türk-İş ve Hak-İş’ten geri kalmayan, üstelik “sol” gösterip sağ oynayan konumu da açığa vurulamamıştır.

18. “Taksim’e girme” yolunda Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, TBMM Başkanlığı, Valilik, Emniyet Müdürlüğü vb. ilişkileri öne çıkaran liberal, tasfiyeci, reformist ve uzlaşmacı tavırlar ne görülebilinmiş ne de yeterince açığa vurulabilinmiştir.

19. Devrimci ve Marksist bir kurmaylığa sahip İSP’nin oluşturulması şartına bağlı olarak hâkim gerici sınıflara şunları haykıracak bir kurmaylığın eksikliği büyük acılarla bir kez daha anlaşılmıştır:

“Ey burjuvazi, 89 yıldır Devrimcilerin, Komünistlerin terimizi ve kanımızı emerek semirdin. 1 Mayıs bayramlarımızı kan dökerek engellemeye çalıştın. ?imdi işçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele gününün adını ve amacını “emek ve dayanışma tatil günü” yaparak özünden çarpıtıp bizlere horoz şekeri gibi bir ikramda bulunuyorsun! Tekelci, militarist, polis devleti yöntemleriyle bizim insanlarımıza kan kusturmaya yöneliyorsun. Krizin faturasını işçi sınıfına, emekçi halklara çıkarıyorsun. Avantalar ve yağmalar düzenini “demokrasi” diye bizlere yutturmaya yelteniyor ve taleplerimizi devlet terörü yöntemleriyle bastırmaya kalkıyorsun. Düşünme ve örgütlenme özgürlüklerimizi kullanırken taleplerimizi savsaklıyorsun. ‘Yeter artık!...’ diyor ve arkamıza aldığımız bir milyon insanımızın örgütlü gücüyle 1 Mayıs 2009 günü tarihsel ve sosyal haklılığımızla Taksime çıkıyoruz. Gücün yetiyorsa gel bizim sınıfsal-tarihsel yürüyüşümüzü provoke et ya da engelle!...”

20. Sendikacılarla sağ ve “sol” teslimiyetçi oportünist örgütlerin talepleri burjuvazi tarafından dikkate dahi alınmamıştır.

21. Burjuvazinin icazetiyle ve sınırlı sayıda bir katılımla Taksim’e girilmesi ve bunun yüceltilmesi doğru tahlil yapan kadroları yanıltamamıştır. “Taksim duvarı” devrimci yol ve yöntemlerle  yıkılamamıştır.

22. Taksim’deki Cumhuriyet Abidesi’ne karanfil bırakılması ve önünde hamasete varan  konuşmaların yapılması, anılan kesimlerin ideolojik, politik konumunu net biçimde yansıtmaktadır.

23. Burjuva resmî tarih anlayışı ile resmî ideolojisini yansıtan Taksim Cumhuriyet Abidesi’ne asılan ve “benim” anlayışını öne çıkaran örgüt pankartları burjuva ve küçükburjuva “solcu” anlayışlarını doyuma uğratmış olduğu anlaşılmıştır.

24. İşsizliği, hayat pahalılığını, inkar, imha ve asimilasyoncu politikaları yaratan ABD ve AB emperyalizmini, NATO’cu politikaları ve AKP’nin uluslarötesi tekelci sermaye yanlısı, işçi ve emekçi halk düşmanı politikasını açığa vurup bizim insanımızı bilinçlendiren ve tutulacak “Ana Halka”yı somutta gösteren birlikçi bir politika izlenememiştir.

25. Burjuvazinin Sol “cenahımız”dan daha ileri bir tarih ve sınıf bilinciyle hareket ettiği görülmüş, siyasal ve sosyal devrimlerden korktuğu uyguladığı polisiye yöntemlerle daha da açığa vurulmuştur.

26. İşçi ve emekçi düşmanı politikalarıyla burjuvazinin sınıfsal çıkarlarını korumak üzere eğitilip yetiştirilmiş polis teşkilâtı da hâkim gerici sınıf iktidarları gibi korktuğu için cop ve gaza yüklenmiştir. AKP iktidarı ile polis teşkilâtı korkmakta haklıdır. Çünkü, eşitsiz, adaletsiz, özgürlüksüz bir sistemin uygulaya geldiği sömürü, baskı ve devlet terörü bir gün mutlaka geri tepecektir. Bunun işareti alınmıştır.

27 Gerici reform dahi yapamayan AKP iktidarı sınıflar mücadelesinin giderek şiddetleneceği ve  krizin boyutlanacağının bilinciyle devlet terörünü daha da tırmandıracağı açıktır.

28. Sol “cenahımızın” burjuvazinin sömürü, baskı ve devlet terörüne başvurduğu şartlarda nasıl hareket edeceği, yığınağı nereye ve nasıl yapacağı, sosyal muhalefet dinamiklerini nasıl harekete geçirip uyumlandıracağı dürüst, namuslu ve ilkeli insanlarımızca bu 1 Mayıs etkinlikleri münasebetiyle bir kez daha düşünülmeye başlanmıştır.

29. Daha görkemli ve donanımlı 1 Mayıs; Devrimci ve Marksist Sol Kadroların yaşadığı

“Öndersizlik Krizi” aşıldığında birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı bir PARTİ’nin inşa edildiği süreçlerde gerçekleşebileceği anlaşılmıştır.

Dipnot Açıklamaları:

1 Ayrıntılı bilgi için bakınız: S. Ö., “Hangi ‘Birlik’? Partileşme Mücadelesinin Neresindeyiz-Komünistlerin Birliği”, s. 42-61 “1 Mayıs 1998 ve Kapitalist Anarşi Üzerine Notlar” ve s. 61-65 “1 Mayıs Nasıl Kutlanır?”, “Bir Dahaki 1 Mayıs Nasıl Kutlanmalıdır?” başlıklı yazılar, Sorun Yayınları, Sorun Broşür Dizisi: 9, 1998.

2 S. Ö., SORUN Polemik Dergisi, Ocak 2009, Sayı: 34, s. 28-37, “Mahallî Seçimlerdeki Tavrımız ile Devrimci ve Marksist Sol’un Seçim Taktikleri” ve Mart 2009, Sayı: 35, s. 33-36, “29 Mart 2009 Mahallî Seçimleri ve Sol’un ‘Politikası’ ”  başlıklı yazılarımız.

 

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için
e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru