Akman Eriş Hannaoğlu

Doğu Toplumlarında Liderlik ve Birey

“Doğu toplumları” kavramı bir soyutlamadır. Toplumbilimciler, bu kavramı insanlığın gelişmesindeki kimi farklılıkları daha iyi açıklamak üzere kullanmışlardır. Sosyalizmin ustaları Marx, Engels ve Lenin de Mısır, Çin, Babil, Osmanlı…Toplumlarındaki farklıkları ifade ederlerken bu kavramı kullanmışlardır.

Kavramın içerdiği soyutlama oldukça kapsamlıdır. Ekonomik, politik, kültürel ve hatta sınıfların konumlanışındaki birçok farklılığı ifade ediyor. Biz bu zengin içeriğin sadece liderlik ve birey yönüne değineceğiz. Çünkü bu yön hem ilgi çekici ve hem de önemli. Yaşadığımız coğrafyadaki ilişkileri -buna sosyalizm mücadelesi veren sol yapılardaki kimi ilişkileri de katarak belirtiyoruz- gözlemlediğimizde ilginç benzerlikler görülüyor. Devrimci mücadele açısından daha doğuya Çin’e, Kore'ye... baktığımızda bu benzerlikler daha da belirginleşiyor. Mao ve Kim İl Sung'un durumu bu açıdan ilginç örnekler teşkil ediyor.

-I-

Doğu toplumlarındaki liderlik anlayışının temel özelliği yüksek derecede bir merkeziyetçiliğin olması ve bu merkezin tepesinde oturanın mutlak yetkilere sahip olmasıdır. Bu yetkiler çoğu zaman dinsel motiflerle de süslenerek daha da güçlendirilmiştir. Doğu toplumlarının kralları, padişahları, şahları, satrapları... çoğu zaman tanrısal ya da yarı tanrısal yetkilerle donatılarak toplumla aralarında kapanması imkansız bir açı yaratılmıştır... ?üphesiz ki, bu bir sonuçtur; ve bu sonucu/merkezileşmeyi açığa çıkartan/koşullayan iki temel etkenden bahsedebiliriz:

Birincisi, Doğu toplumlarının yaşamı, kendilerine hayat veren büyük nehirleri kısmen de olsa denetim altına alabilmeleriyle mümkün olabilirdi. Aralarında kimi özgünlükler, farklılıklar olmasına karşın Nil, Huang Hu, İndüs ve Mezopotamya deltalarına yerleşen halklar bu ırmakları denetlemeksizin sulama yapabilmeleri ve sellerden korunabilmeleri mümkün gözükmüyordu. Örneğin Mısırda Nil, yaşamın olmazsa olmazı bir değere, öneme sahipti. Nil; eski Mısır’ın tek verimlilik kaynağıdır. Aşağı Mısır olarak adlandırılan bölgede çok az yağmur yağardı, Kuzey Mısır'da ise hemen hemen hiç yağmazdı.  Oysa Nil sürekli akar ve dağlardaki karların erimesiyle Temmuzda düzenli olarak sel olur. Topluluğun tüm yaşamı bu olaya ve onun kontrol ediliş tarzına bağlıdır. Bunun altından küçük köy toplulukları kalkamazdı. Büyük sulama kanallarının yapımı yoğun emek gücü gerektiriyordu ve ancak küçük köy toplulukları birleşerek yapılabilirdi. Küçük köy topluluklarının çıkarları birleşip büyük bir güç olmak yönündeydi. Yaşamın bu dayatması tarihin erken dönemlerinde mutlak liderliklerin ortaya çıkmasına neden oldu.

İkincisi, bu topluluklar yerleşik yaşama sahipler ve yerleşik yaşamın zenginliği çevredeki göçebe topluluklar için her zaman çekici olmuştur. Göçebe topluluklardan gelebilecek tehlike karşısında küçük köy topluluklarının birleşip karşı koymaları ortak çıkarları gereği idi. Örneğin Mezopotamyada Dicle ve Fırat çok önemli olmakla birlikte, Mısır'da Nil’in oynadığı rol düzeyinde önemli değillerdir.  Çünkü burada iki azgın nehir vardır, yağan şiddetli yağışlar düzensiz sel baskınlarını getirir. Bu çerçevede yapılacak tarım alanları Mısır'a göre daha sınırlıdır. Ama bu sınırlılık görecelidir ve deltadaki zenginlik çevredeki göçebe halkları büyük oranda kendine çekmektedir. Ve Mezopotamya,  Mısır'ın aksine dış tehlikelere daha açıktır. Mısır'da çöller doğal bir koruma yaratırken, Mezopotamya göçebe halkların yoğun saldırılarına açıktı. Erken devletlerin çıkışı bu nesnellikle bağlantılı görünüyor.

Çin'de, Hindistan'da, Mısır'da, Babil’de... kral ilk dönemlerde küçük köy topluluklarının hamisi, babası onları düşmanlarından, doğanın zorluklarından kurtaran, birleştiren önder olarak görünüyordu. Merkezileşmeye duyulan ihtiyaç arttıkça kralların yetkileri ve aldıkları pay artmış, giderek onlar olmazsa yaşam devam etmez anlayışı egemen olmaya başlamıştır. Vazgeçilmez bir duruma getirilen kral, kutsanmaya ona tanrısal ya da yarı tanrısal özellikler atfedilmeye başlandı. Yani toplum, krala, hem kendi kralı hem de tanrısı ya da tanrısının yeryüzündeki işlerine bakan yetkilisi gözüyle bakmaya başladı. Tanrıya -dolayısıyla krala-  erişilemezdi.                                       

Doğu toplumlarında tüm topraklar mutlak yetkilerle donatılan kralın mülkü sayılıyordu. Topluluk, kralın tebaası olması itibarıyla toprağın tasarruf hakkına sahipti. Gerek toprağın mülkiyeti ve gerekse onları koruması nedeniyle krala belirli bir ödenti ödemek zorundaydı.

Bu topluluklarda bağımsız bir bireyden bahsedilemez. Birey kralın uyruğu olarak toprağa sahiptir ve onun üzerinde oturur. Ortaklaşmacı topluluklarda birey topluluğun üyesi olabildiği oranda yaşama şansına sahiptir. Bir organizmanın uzantısı olarak vardır. Tek başına hiçbir şeydir. Küçük köy toplulukları kralın tebaası olmaları itibarıyla toprağın tasarruf hakkına sahipken, birey de kralın tebaası olması itibarıyla toprağın tasarruf hakkına sahiptir ve bu hakkını çocuklarına devredebilir. Ama toprağı alıp satamaz. Toprağı kullandığı için bedelini de bir biçimiyle egemenlere aktarmak zorundadır.

Doğu toplumlarındaki ideoloji ve sanat da bu ilişkilerin yansıması olarak kendini gösterir. Üst yapı kurumları -ve özellikle sanat da- buna hizmet ediyor. Örneğin eski Mısır yapılarına bir bakalım: Piramitler, Sfenksler gücün sembolüdür. Tek tek bireylerin asla altından kalkamayacakları büyüklüktedir. Burada estetiksel kaygı değil, güç vurgusu, kaygısı ağır basmaktadır. 

Sonuçta, Doğu toplumlarının merkezileşmesindeki zorunluluklar özgünlüklerine karşın bireylerde kralsız, tanrısız iş yapılamayacağı ya da işin altından kalkılamayacağı anlayışını gündeme getirmiştir.Merkezileşmenin konumuz açısından en can alıcı noktası budur. Kitlelerin adaletsizliğe, sömürüye karşı mücadelesini maniple etmenin bir aracı zor kullanmak ise, diğer ve belki daha önemli bir aracı, bilincinin bulanıklaştırılmasıdır. İlk ve orta çağlarda sömürü çok daha açık ve kaba tarzda sürdürülürken çoğu zaman büyük kitlesel hareketliliğin yakalanamaması bununla bağlantılıdır. Çünkü kitlelerde yanılsamalı bir bilinç -kralsız, tanrısız iş yapılamayacağı anlayışı- vardı.

-II-

Daha yakından bildiğimiz örnek üzerinden devam ettirmek istiyoruz.

Osmanlı İmparatorluğu talan ekonomisine dayanıyordu ve talan, göçebeleri kendine çekiyordu. Kuruluş sürecine yakın süreçlerde göçerlerin büyük oranda batıya doğru akın etmeleri ve Bizans'ın içinde bulunduğu koşullar Osmanlıları beylikten imparatorluğa götürmüştür. Hızla merkezileşmesinin temel etkeni budur. Merkezileşme ihtiyacı tarihsel, kültürel etmenlerle bütünleşince padişaha duyulan gereksinim padişahsız başarının olamayacağı düşüncesini geliştirmiştir.

Osmanlı Beyliği, imparatorluğa doğru evirildikçe kendinden önce yerleşik yaşam süren halkların kurumlaşmalarını benimsemiştir. Ancak Osmanlıların, dönemin dünya ticaretinin kilit noktalarında bulunmaları merkezileşmeye duyulan ihtiyacın devamını sağlamıştır. Yaşanan merkezileşme dönemin ilişkilerine uygun hale gelmek zorundaydı. Sonuçta Osmanlı İmparatorluğu Batı feodalizminden kimi farklılıkları olan ve merkezi olan bir feodal sistemi oturttu...

Osmanlı İmparatorluğu’nda padişah tüm toprakların sahibi olarak kabul ediliyordu. -ki bu tarihsel dönemde toprak temel zenginlik kaynağıydı- Padişah mutlak yetkilerle donatılmıştı. Kuruluş sürecini bir kenara koymak kaydıyla şunu söyleyebiliriz: Reaya, zeamet, has, sipahiler, beylerbeyleri, vezirler ve vezir-i azam da dahil onun karşısında herkes kuldur. Bunlardan herhangi birinin padişah karşısında bir güç oluşturması kabul edilemezdi. Padişahlar, Mısır seferinden sonra halifelik unvanını da alarak konumlarını güçlendirmişlerdi. Artık onların her söyledikleri tanrı kelamı gibi kabul edilmek ve yapılmak zorundaydı. Padişaha karşı çıkmak babaya, büyüklere ve tanrıya karşı çıkmak anlamına geliyordu ve en büyük suçlardan birini teşkil ediyordu.

Padişah istediğini istediği tarzda yargılama hakkına sahipti. Bu yargılamaya kimse karşı çıkamaz, itiraz edemezdi. Padişahın söyledikleri, yaptıkları tartışılamaz karşı çıkılamazdı. Söylenenler ancak ve ancak yapılırdı. Bunun dışında düşünmek tartışmak ve yapmak en büyük suçtu ve karşı çıkılmayacak değerlere saldırı olarak kabul ediliyordu... Osmanlı gelenek, görenekleri, eğitimi bunun üzerine kurulmuştu.

Osmanlı İmparatorluğu’nda bağımsız bir birey yoktu. Vezir-i azam da dahil tüm idari ya da askeri yetkililer kuldu. Köylü de kuldu ve toprağa bağımlıydı. Toprağını bırakıp başka bir yere gidemezdi. Giderse geri getirilirdi. Üç kere kaçıp yakalanırsa köle durumuna getirilirdi. Ve ilke olarak köylünün oğlu da köylü olmak durumundaydı.

Oysa Batı Avrupa feodalitesinde her feodal kendi bölgesinin egemeni durumdaydı. Yani egemenlik parçalanmış durumundaydı ve kral sadece eşitler arasında birinciydi. Yükümlülükler karşılıklı olarak ve güç dengelerine göre belirlenmişti. Kral, egemen olduğu toprak parçası dışında birini yargılama hakkına sahip değildi. Böyle bir yargılamayı ancak o bölgenin egemeni durumundaki feodal yapabilirdi. ?üphesiz köylüler açısından arada büyük bir fark yoktu. Onlar üretimin temelini oluşturmakla birlikte bağımsız birey durumunda değillerdi. Toprağa bağımlıydı ve toprağını bırakıp başka bir yere gidemezdi. Batı feodalitesinde de ilke olarak köylünün oğlu köylü olmak durumundaydı. Merkezileşmeye duyulan gereksinim -diğer Doğu toplumlarındaki gibi- ideolojik zeminde kırılmalara yol açmış, kişilerin maniple edilmesinde çok önemli bir işlev görmüştür.

-III-

Cumhuriyet dönemi Türkiye'sine göz attığımızda benzeri özellikleri görebiliriz: Cumhuriyet dönemi Türkiye’si “demokrasi” söylemlerine rağmen başkanlık ve yarı başkanlık sistemi altında yönetilmiştir. Liderlik mutlak denilebilecek yetkilerle donatılmışken bireyin kendini ifade edebilme koşulları pek oluşamamıştır. “Derin devlet” anlayışı ve Osmanlılardan miras olarak kalan (tüm doğu toplumlarında benzeri bir anlayışı görebiliriz) bireyin devlet için var olması anlayışı Cumhuriyet Türkiye'sinde devam etmiştir. Merkezi anlayışın dışına taşabilecek hiçbir kurumlaşmaya izin verilmemiştir. Cumhuriyetin kuruluşundan hemen sonra diğer burjuva partilerin yasaklanması ve bir komployla yöneticilerinin öldürülmesi, Komünist partisine ve Kürt hareketine acımasızca yönelinmesi ve on binlerce insanın katledilmesi... oluşturulan meclisin Türkiye'nin geleceğini ilgilendiren temel hiçbir konuda karar alma yetkisinin ve gücünün olmaması açık göstergelerdir. 1950'ler sonrasında da bu durum temel olarak değişmemiştir. Kurulduğu söylenen burjuva demokratik rejimde (“demokrasiye geçtik” söylemi) işçilerin, emekçilerin kendilerini ifade edebilmeleri olanağına kavuşmamışlardır. Oluşturulan meclis de MGK'nın vesayeti altında kalmış, MGK'nın tavsiye niteliğindeki kararları istisnasız her zaman yerine getirilmiştir. Söylemdekinin tersine egemenlik kayıtsız şartsız milletin elinde değil, MGK’da olmuştur.

Cumhuriyet tarihi boyunca TBMM, Türkiye'nin kaderini etkileyecek stratejik hiçbir konuda kendi başına karar almamıştır. İlk dönemlerde başkanların, daha sonraki aşamalarda MGK'nın ağırlığı belirleyiciliği olmuştur. “Derin devlet”in aldığı kararların kamuoyu nezdinde legalleşmesini, meşrulaşmasını sağlayan bir aygıt işlevi görmüştür.

 Benzeri bir yönetim anlayışı diğer tüm kurumlarda da görülmektedir. Her burjuva kurum liderlik sultası altındadır. Askeriyeden, eğitim ve kültürel kurumlara dek aynı anlayış egemen durumdadır. Burjuva partileri de bu gerçeğin dışında kalmamaktadır. Kazara seçilen bir başkan, koltuğunu uzun yıllar bir başkasına bırakmamaktadır. Kurumlarda katılımcılık değil, merkezi anlayış ve özellikle yönetici kültü egemen durumdadır. Bu anlayışın doğal yansıması, her vatandaşın bir asker ve her askerin komutanına uyması gerektiği anlayışını beraberinde getirmiştir.

Gelinen aşamada burjuvazi, yönetim krizinden bahsetmektedir. Var olan yöneticilerin değişen dünya koşullarına ayak uyduramadıklarını belirtmekte ve partilerle ilgili yasalarda değişiklik yapmaya yönelmektedir. Emperyalizm uzun vadede var olan yöneticilerin yerine daha dinamik, istemlerini daha rahat yerine getirebilecek kadrolar oluşturmaya çalışmaktadır. Bu durum bir yanılsamaya yol açmamalı. Hiçbir değişiklik katılımcılığı getirmiyor. Sonuçta gerek partilerde ve gerekse diğer kurumlarda üyelerin katılımcılığı sağlanmıyor.

Bin yıllardır devam etmekte olan bu anlayış aile kurumu içinde de geçerlidir. Aile kurumu küçük bir devlet konumundadır. İlk eğitimini aileden alan bir çocuk benzeri bir eğitimi ilk, orta, lise ve üniversitede ya da çalıştığı küçük işletmede, fabrikada da almaktadır. Böyle yetişen bir genç, doğal olarak katılımcı değil, emirlere uyan, yaratıcılığı köreltilen, yöneticiler karşısında pısırıklaşmış kendine ve topluma yabancılaşmış bir genç olarak yetişiyor. Kendisi de bir kurumun başına geldiğinde, aldığı eğitime uygun şekilde bir 'kral' oluveriyor. Halktaki şu yaklaşım bir çok şeyi ifade etmektedir: "Olacaksan baş ol, istersen soğan başı ol, yeter ki baş ol."  Böylesi bir anlayışın egemen olduğu bir yerde iş yapabilmenin yolunun "baş olmaktan" geçtiği açıktır. Ve böylesi koşullarda yeni kralların, tanrıların çıkması kaçınılmazdır.

-IV-

Doğu toplumu sayılabilecek çeşitli ülke ve Komünist Partinin liderlik anlayışında da benzeri durumu görebiliriz. En başta Stalin dönemindeki Sovyetler Birliği (bunda öznelliğin yanında yaşanılan olağanüstü koşulların da büyük bir payı var), Mao döneminin Çin'i, Kim İl Sung döneminin Kore'si -ki, oğluyla bu süreç devam etmektedir- vb. buradaki liderlik anlayışında (gerekçeler ne olursa olsun) liderlerin konumu olağan üstü şekilde abartılmıştır. Belirtilen liderlikler ülke tarihinin kritik kavşaklarında önemli görevler almışlar ve bu süreçleri başarıyla sonuçlandırmışlardır. Bu tür kavşaklarda üstlendikleri rolün hakkını vermek gerekiyor ama sorun bundan sonra başlıyor; adeta tanrılaştırılıyor. Burada verili nesnel durumun önemli payı olsa da, liderlerin de payının olduğunu görmek gerekiyor. Ve sonuçta bilimsel materyalist yöntem bir kenara bırakılıyor. En çok tartışılan bir konu üzerinden görüşlerimizi açmak istiyoruz: Stalin döneminde yazılan Bolşevik tarih ne kadar gerçekçidir? Çok tartışmalı ve kanımızca resmî tarih özelliği taşıyor. Stalin döneminde muhalif konumuna dönüşen tüm liderler sanki belirtilen tarihlerde hiçbir rolleri olmamış gibi ele alınmakta Stalin ve çevresi ise hatasız mükemmel olarak yansıtılmaktadır. Stalin'in başını çektiği liderlik bunu önleyemez miydi? Ya da böyle yapmakla kişi kültünün oluşmasında önemli bir payları yok muydu?

Kim İl Sung ve Mao üzerinden devam etmek istiyoruz: Kim İl Sung da, Mao da Kore'de ve Çin'de gerçekleşen devrimlerin gerçekten önemli kilit isimleridir. Kim İl Sung'un Kore halkına, Mao'nun Çin halkına yaptıkları olumluluklar tartışmasızdır. Bu nedenle tarihte oynadıkları rol önemlidir ve yerli yerine oturtulması gerekmektedir. Ama bu hiç bir zaman Kore ve Çin tarihinin bu dönüm noktalarının sadece Kim İl Sung'a ve Mao'ya bağlı olduğu düşünülmemelidir. Kim İl Sung'un ve Mao'nun Kore ve Çin tarihlerinde oynadıkları rol nesnellikle sınırlıdır... Ve liderliklerin yaptığı katkıların boyutları ne olursa olsun şöyle bir sonuca yol açmamalı: Kim İl Sung yaşarken oğlunu kendi halefi olarak seçmiştir. Bilimsel materyalist yöntem açısından bakıldığında bu yaklaşım ne kadar sağlıklı olabilir ki? Yine yaşarken tüm resmî dairelere fotoğrafını astırması, tüm askerlerin elbiselerine resimlerini koydurtması bu eğilimi güçlendirmenin ötesinde bir anlamı olabilir mi? Aslında benzeri örnekleri yıkılan "reel sosyalist" ülke liderlikleri içinde verebiliriz.

Oysa kendi ülkeleri için -en azından bu liderler kadar- katkıları olmuş Ho Chi Minh ve Fidel Castro için aynı şeyleri söylemek mümkün gözükmüyor. Fidel'in hâlâ hiçbir resmî devlet dairesinde fotoğrafı yoktur. Yaşayan bir önderin resminin devlet dairelerinde asılması Küba'da yasaktır. Kişi kültüne karşı mücadele ve halkın katılımcılığı, Doğu toplumları benzeri bir liderliğin çıkışını engellemiştir.

Üzerinde durduğumuz bu noktalar basit ayrıntılar gibi gözükebilir ama eğer ayrıntı olarak görülecekse yaşamsal önem taşıyan ayrıntılar olarak görülmesi gerektiğine inanıyoruz. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın sonuçta bilimsel materyalist yöntemden bir sapmayı ifade ediyor; Binlerce, milyonlarca insanın emeğinin karşısında kişilerin yaptıklarının abartılması ve ön plâna çıkması anlamına gelir.

-V-

Türkiye solundaki (burada kastettiğimiz kendini Marksist olarak gören soldur) liderlik konusuna bir tespitle başlamak istiyoruz: Gerekçe ne olursa olsun Türkiye solunda liderlik, büyük oranda şeflik kurumuna dönüşmüştür. Lider konumundakiler yıllarca yönettikleri yapının başarı ve başarısızlığından bağımsız şekilde işin başında kalabilmekte ve âdeta her söyledikleri tanrı kelamıymış gibi tartışmasız olarak doğru kabul edilebilmektedir. Oysa kapitalist bir işletmede bile zaman zaman yapılan kritiklerde başarısız olanlarla, yapılacak yenilikleri kavrayamayanlar yönetimden uzaklaştırılmakta ya da daha pasif görevlere getirilmekteyken, sol hareketlerde bu türden uygulamalar çoğu zaman yapılamamaktadır. Bu durum tek tek hareketleri aşmakta, genel bir özellik halini almaktadır.

Bunun için sorunu daha genel boyutlarda almak ve çözümlemek gerekiyor. Burada basit, suçlayıcı yanıtlardan uzak durmamız gerekiyor. Bu tür çözümlemelere giderken şu ya da bu kişiyi hedef almak, suçlamak gibi bir yaklaşımımız yok. Amacımız şu ya da bu "lider”i suçlamaktan çok var olan somut durumun nedenlerini açığa çıkarmak ve devrimci harekete büyük zararlar veren yaklaşımları aşmaktır.

Konuyla ilgili ikinci bir tespit yapmak istiyoruz: Liderliğin şeflik kurumuna dönüşmesi sadece niyetlere bağlanamaz. Zaman zaman niyetler, suiistimaller olsa da lider konumundakilerin çoğu kendi yapılarının bir dönemine damgalarını vuran ideolojik, teorik ya da pratik etkinliği en güçlü kadrolardır. Yani zannedilenin tersine liderlerin tamamına yakını ayak oyunlarıyla değil, bir dönem yaptıklarıyla diğer kadrolardan sıyrılıp işin başına gelmişlerdir. Yapılarının belirli bir aşamaya gelmelerinde üstlendikleri rol önemlidir. Ne yazık ki birçok örgüt kişi adıyla da anılıyor. (…)  Lider konumundakiler işin başına geldikten sonra  tüm başarısızlıklara rağmen nasıl yıllardır liderliklerini devam ettirebilmektedirler? Bu noktanın üzerinde biraz kapsamlı durmamız gerekiyor; akla birkaç neden geliyor.

Birincisi, verili zemin bu türden liderliklerin çıkması için uygun durumdadır. Devrimci mücadeleye katılan kişilerin -tarihsel toplumsal... etkiler nedeniyle- katılımcı olamamaları ya da katılımın boyutlarının, düşünen, üreten olmaktan çok söyleneni yapan olmaları önemli nedenlerden biridir.

Bir an devrimci mücadeleye yeni katılan, katılmaya çalışan çevremizdeki arkadaşlarımızı gözlemleyelim: Azımsanmayacak bir kısmı emir almaya, emir vermeye alışmış. Yönetici olarak gördüğü biri karşısında iki büklüm olurken, kendisinden daha kıdemsiz gördüğü birine kendini kabul ettirmeye dayatmaya çalışır.

Neden? Bu noktada tarihsel ve toplumsal koşullar karşımıza çıkıyor. Böyle bir yaklaşım aile, çevre, eğitim, gelenek vb. şeylerden bağımsız olabilir mi?

Aile kurumu demokratik değil, okullar demokratik değil, işyerleri demokratik değil, askerlik demokratik değil...Bu türden koşullarda yetişen bir genç demokrasi eğitimini nereden ve nasıl alabilecek? İlk eğitimini ailesinden, sonraki eğitimlerini çevreden, okuldan ya da işyerinden almakta olan genç doğal olarak bu bilinç üzerinden bir şeyler yapmaya çalışacak. İlk eğitimini ailede ve çevrede alan çocuk despot olmaya aday oluyor. Bu eğilim okul, iş yaşamı boyunca ve askerlikte daha da güçlendiriliyor. Askerlikte “emirin demiri kestiğini”, komutanın her zaman haklı olduğunu, haksız olduğu konumlarda da komutanın yine de haklı olduğu öğretilir. Böylesi bir bilinç içinde yetişen genç "O zaman ne yapmam gerekiyor?" diye düşündüğünde doğal olarak  'ezilmemek için ezmek', 'ezmek için güçlü olmak' sonucuna varıyor. Yine bu bilinçledir ki, kendinden zayıf olanı ezmeye çalışırken, kendinden güçlü olanın karşısında eğilip bükülmeye başlıyor ve toplumdaki "bükemediğin eli öp" anlayışı tüm çarpıklığıyla kendini gösteriyor.

Bu türden bir zeminde büyüyen bir genç, kendinden zayıf olan kişilere ya da kardeşlerine annesinden babasından gördüğü bir muamelenin benzerini gösteriyor. Hele erkekse bu daha vahim bir hal alabiliyor. Her şeyini kendinden küçüklere yaptırırken tam bir kral-köle ilişkisi yaşanıyor. Kendinden küçük kardeşlerine ve özellikle kız kardeşlerine her işini yaptırabilmekte, onların her işine karışma hakkını kendinde bulabilmektedir. Genç devrimci adayların azımsanmayacak kısmı, böylesi verili bir nesnellikten geliyor.

Görüldüğü gibi devrimci harekete katılan gençler, gökten zembille inmiyor, verili nesnellikten çıkıyor. Anılan verili nesnellikten devrimci mücadeleye katılan genç tüm bu hastalıklarıyla geliyor. “Devrimci oldum” demekle belki ilk adımı atıyor ama hemen dönüşmüyor. Bu noktada devrimci mücadeleyi süreklileştirmediğimizde, sistemdeki yüzlerce-binlerce bağ ile etkilenen genç, sistemle yeniden buluşuyor. Bazen bunu devrimcilik adı altında yapıyor. Bir yetki verildiğinde babasından, dedesinden öğretmeninden gördüğünü yapıyor; o güne kadar kendisine gösterilen davranışın benzerini de kendisi başkasına gösteriyor. ?imdi bu noktayı biraz düşünelim: Bu ilişki neden gelişiyor ve gelişen ilişki, sistemin bir ilişkisi mi yoksa devrimci bir ilişki mi? Tarihsel ve toplumsal nedenler, yönetilmeye alışmış bir kişiliği geliştiriyor. Geçmişte bir kralı, tanrısı, büyükleri ailesi vardı. Zor durumda kaldığında işleri onlara havale ediyor, onun 'özel olarak düşünmesine gerek yok' anlayışı gelişiyordu. Dolayısıyla yönetilen konumdaysa edilgen kalmayı, yöneten konumdaysa da mutlak yetkileri kendinde gören yönetici durumuna dönüşüyor.  Tanrılara alışmış biri, tanrısına güvenini yitirince ya kendine yeni tanrı arıyor ya da kendisi yeni tanrı oluyor. Sonuçta bu ilişkisini devrimcilik yaparken aslında sistemin ilişkisini devrimci mücadeleye taşımış oluyor.

Yine devrimci mücadeleye yeni katılan arkadaşlarımızı düşünelim. Birçok şeyi yapmaya hazırlar. Çünkü sisteme karşı müthiş öfkeliler. Sistemin kendi geleceklerini çaldığını, ailelerinin, çevrelerinin yaşadığı birçok olumsuzluğun kaynağında sistemi görüyorlar. Bu konuda samimiyetleri tartışılamaz da... Ama öfkeler bilinçle yoğrulmamış. Anlık ihtiyaçlarına yani tepkisini göstereceği zemin sunulursa patlamaya hazır bir saatli bomba gibiler. Önemli bir dinamiklik de yaratabilirler ama bu yaklaşım ne kadar sonuç alabilir ki (ki, sol harekette bu tepkiye oynayan kesimler var)... Tepkilerini zayıflatmaya da kimsenin hakkı yok. Ya da tepkisini boşaltmak devrimcilik adına olumluluğu ifade etmiyor. O zaman bu tepkiyi sistemle hesaplaşacağı kalıcı bir tepkiye dönüştürmek gerekiyor. Bu noktada işimiz müthiş derecede zor. Hele sol hareketin şu andaki durumunu dikkate aldığımızda işimiz bir kat daha zorlaşıyor. Sol hareket akılları zorlayacak düzeyde parçalanmış, dağılmış ve amaç disiplininden yoksun. Herkes en yakınındakine rakip gözüyle bakıyor. Kadro sıkıntısı olağanüstü düzeyde ve bu sorun daha geridekilerin kadrolaşması üzerinden yapılmakta, sonuçta sistemin hastalıkları devrimci yapılara daha rahat sızabilmektedir. 

Tam bu noktada hemen kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Sol hareket verili nesnelliği ne kadar dönüşüme uğratabiliyor?

Biz yeterince dönüştüremediğini düşünüyoruz. Dönüştürememenin nedenlerinden biri verili zemin ise diğer bir nedeni tasfiyeci örgüt anlayışına sahip olmasıdır. Türkiye devrimci hareketi tasfiyeci bir örgüt anlayışına sahiptir ve bu örgüt anlayışı özellikle orta kadroların tasfiyesine neden olmaktadır; orta düzey kadroların tasfiye olması beynin küçülmesine ve bünyenin beyne göre gelişmesine neden olmaktadır. Bu sorun illeri sempatizanların kadrolaşmalarıyla sağlanmaya çalışılmakta. Ki, bu yaklaşım beraberinde yeni sorunları doğurmaktadır. Böylece bir kısır döngü yaşanmaktadır.

Sol hareketin son 20-30 yılında yaşanan ayrışmalara baktığımızda hemen hemen gerekçelerin aynı olduğunu görebilmekteyiz. Ayrışmalar esas olarak ideolojik nedenlerden çok, örgütsel ve politik nedenlerden kaynaklanmaktadır. Sık sık belirttiğimiz gibi kişi ve örgüt isimlerini çıkarıp gerekçelerini yan yana koyduğumuzda hangi ayrışmanın hangi örgütten olduğunu tespit etmekte zorlanabileceğimiz düzeydedir. Konumuz açısından ayrışmalardan çıkarabileceğimiz en önemli sonuç orta düzey kadroların yitirilmesidir. Devrimci yapılarda demokratik merkeziyetçilik anlayışının, demokratik yanının işlememesi, orta düzey kadroların kendilerini ifade edebilme koşullarını büyük oranda ortadan kaldırmakta ve onları başka arayışlara sürüklemektedir. Ancak bu arayışlar çoğu zaman istenileni verememekte ve sonuçta ya kopmaya çalıştıkları örgütün benzerini oluşturmakta ya da hızla tasfiye olmaktadırlar...

Kısacası, Doğu toplumlarının tümünde zayıf olan demokratik gelenekler sol örgütlerde de zayıf kalmaktadır. Büyük oranda hâlâ devam etmekte olan ama özellikle 12 Eylül 1980 öncesinde had safhada olan bu gelenek, bir yandan dünya komünist hareketinden aldığımız mirasa, öte yandan doğu toplumu oluşumuz ve devrimci hareketin küçükburjuva zemin üzerine oturmasına dayanmaktadır.

1930'ların Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nde yaşananlar, Komünist Enternasyonalde ve “reel sosyalizmin” yaşandığı ülkelerde yaşanan demokrasinin çerçevesinin zayıflığı (sosyalizmin kuruluşunun insan ve demokratik kültür boyutunun küçümsenmesi buna karşılık üretici güçler üzerindeki özel mülkiyetin tasfiyesinin aşırı abartılışı ekonomizmi geliştirmiştir), geçmişte kendilerini “reel sosyalizme” göre şekillendiren Türkiye'deki sol örgütleri büyük oranda etkilemiştir. Hemen hemen her sol yapı Stalin dönemindeki tasfiyeleri referans göstererek, ayrıntılarda bile farklı düşünenleri tasfiye edebilmektedir. Sol yapılar 1930'ların tasfiye sürecini görürken hemen öncesini hemen hemen hiç tartışma konusu yapmamaktadır. Oysa Lenin döneminin SBKP'sine baktığımızda farklı seslerin sonuna kadar korunduğunu görmekteyiz. Örneğin Lenin döneminin MK'de  1930'larda tasfiye edilenlerin çoğu vardı; Lenin, Zinovyev, Stalin, Troçki, Buharin,  Kamanev....vb. bulunmaktadır. Ve her kritik dönemde birçoğu Lenin'le ters düşmüşlerdir. Lenin'in vasiyetnamesindeki liderlerin değerlendirmelerini göz önüne getirelim: Lenin, ortaya çıkan bu farklılıkların tesadüf olmadığını belirtir; ama yine de hepsini merkeze layık görür. SBKP'de, Komüntern’de, “reel sosyalist” ülke KP’lerinde farklı düşünenlerin tasfiye edilmesi anlayışının yerleşmesi, partiler içinde ideolojik, teorik üretimi zayıflatmış, giderek parti üyelerini ideolojiyi teoriyi belirleyen az sayıdaki liderliklere bağlamıştır. Bu aşamadan itibaren liderlerin her söyledikleri “tanrı kelamı” yerine sayılmaya başlanmıştır... Çeşitli gerekçeler öne sürerek (ülkelerin emperyalist kuşatma altında olmaları tehlikesi vs.) liderlerin söyledikleri tartışılamaz duruma getirilmiştir. Sonuçta bu anlayış liderlerin partiye, partinin de topluma yabancılaşmasını gündeme getirmiştir. “Reel sosyalizmin” yıkılışında SBKP'den, AEP'ye, Bulgaristan KP'den, Romanya KP'ne kadar yıkmanın figüranlığını yapanların KP'lerden çıkmaları tesadüf olabilir mi? Gorbaçov, Yeltsin, Aliyev, Çavardnadze,... SBKP, Çavuşevski, Romanya devlet başkanı RKP, Ramiz Alia AEP'nin Politbüro üyeleriydiler. Bu durum ciddî boyutlarda analiz edilmeden yapılacak değerlendirmelerin fazla bir kıymeti harbiyesi olmayacaktır. Eğer tüm bu partilerde bu düzeyde bir soysuzlaşma yaşanmış ise, bu soysuzlaşmanın figüranları kendilerini KP içinde gizleyebilmişlerse demokratik anlayışın yaşanmamasından kaynaklıdır diye düşünüyoruz. Demokratik işleyişin olmadığı yerlerde yağcılık gelişir. Yönetici konumundakiler âdeta tanrı haline getirilir. Soysuzların yaşayabilme zeminleri kendilerini bu liderlere yakın göstermeleri oranındadır. Ancak, liderler gittiğinde aynı şey yeni liderler için yapılır. “Kral öldü, yaşasın yeni kral" hesabı. Burada bir omurgasızlık, oportünizm vardır. Bu türden hastalıkların yaşayabilmesi demokrasinin zayıflığıyla bağlantılıdır.

Türkiye sol hareketinin “reel sosyalizmin” çocuğu olduğunu belirtiyoruz. ?imdi bunu konumuzla bağlantılı olarak somutlaştıralım: Sol hareket sınırlı sayıdaki "lider"in söylediklerinin dışındaki programatik olmayan farklılıklara ne kadar açıktır? Eğer ayrışmaların temelini örgütsel ve politik nedenler oluşturuyorsa -ki son 20-30 yılda yaşadığımız ayrılıklara göz atılabilir. Bunların çok az bir kısmı ideolojiktir. İdeolojik farklılıklar, ayrılıklar gerçekleştikten sonra oluşturulmaktadır- burada liderliğin örgüte yabancılaşması var demektir. Eğer bu türden yabancılaşma var ise bu örgütlerde "tanrılar"  var demektir, eğer tanrılar var ise burada yağcılık var demektir. "Tanrılar"a en bağlı olanların kritik süreçlerde "tanrılar"ına en cepheden saldırdıkları bilinen bir gerçektir. Ve ne yazık ki bizler Türkiye sol hareketinde bu tür yabancılaşmaların had safhada olduğunu görüyoruz, biliyoruz.

Türkiye'deki devrimci çevre, grup, örgüt ve partilerin tamamına yakını kendilerini tek "Çelik Bolşevik Müfreze" olarak görmekte kendi dışındaki birikimlere kapalı durmaktadır. Çünkü "Çelik Bolşevik Müfreze" anlayışı dar ve arı (saf) olmanın ifadesidir. Ve aslında geliştirmenin değil, korumanın mantığıdır bu mantık. Çünkü diğer birikimler "saf"lığı bulandırır; Çizilen çerçeveyi zorlayabilir... Bu ise "Çelik Bolşevik Müfreze”lerin esnemesini getirebilir. İşte “reel sosyalizm”den alınan bu anlayış devrimci yapıların tasfiyeci bir yapıya sahip olmasının önemli bir nedenidir.

Türkiye sol hareketi küçükburjuva zemin üzerinde yükselmiştir. Dolayısıyla bu kesimin tüm özelliklerini örgütsel yapısına taşımakta, tüm salınımları örgüte yansımaktadır. Geleceği olmayan küçükburjuvazi, konumu gereği anı kurtarmaya, ani refleksler göstermeye eğilimlidir. Küçükburjuva açısından en büyük rakip kendisine en yakın olan ve benzeri işi yapandır. Türkiye Sol hareketi açısından baktığımızda aynı özellikleri görürüz. Birbirine en yakın olan hareketlerin birbirinden uzakta durmaları, çalışmaların günü kurtarma üzerinden yapılması... devrimci hareketin en belirgin özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sonuç

Doğu toplumlarında ortaya çıkan liderlik anlayışı diğer sol grupları olduğu kadar bizleri de etkileyebilecek bir tehlikedir. Çünkü diğer sol güçlerle zeminimiz aynı. Bu tehlikenin farkında olarak şimdiden mümkün olduğunca bununla mücadele ederek etkisini zayıflatmak gibi bir görevimiz var. İşin bu aşamasında gerekli tedbirleri alamazsak önümüzdeki süreçte bunun önünü alabilmemiz zorlaşacaktır. Bunun için “reel sosyalizmin” ve geleneksel devrimci güçlerin yaşadıklarının derinlemesine analiz edilerek tartışılması ve buradan çıkarılacak çok yönlü ders ve sonuçların özümsenmesi yaşamsal bir önem taşımaktadır.

Bu çalışmayı bir ilk olarak kabul ediyoruz. Tartışılması ve derinleştirilmesi dileğimizdir.

Bunları söyledikten sonra konuyla bağlantılı bazı önerilerimiz olacaktır.

1- Katılımcılık: Ortaya çıkan liderlik anlayışının temel özelliği toplum ya da örgüt düzeyinde katılımcılığın olmaması ya da zayıf kalmasıdır. Eğer kendi çalışmalarımızda da üretimi ve katılımcılığı sağlayamazsak, giderek biri ya da birilerinin önemi, varlığı olmazsa olmaz boyutlarına gelecek ve eleştirdiğimiz anlayışın yeni versiyonları haline dönüşeceğiz. Üretimin, katılımın geliştirilmediği bir yerde yeni küçük kralların ve tanrıların çıkması kaçınılmaz hale gelir. 

Bunun için her arkadaşımız üretim süreçlerine katılmalıdır. Çalışmaya katılan her arkadaşımızın düzeyinden bağımsız olarak şunu söylememiz mümkün: Herkesin yapabileceği bir şey var ve yapılan hiçbir şey önemsiz değildir. Herkes yeteneğiyle, yaptıklarıyla kolektiviteye katılmalıdır ve kimse çalışmasını küçümsemesin. Unutulmamalıdır ki, devrimci mücadele çok yönlüdür ve her arkadaşımız kendi yeteneğini ve üretimini çalışmalara katmak hakkına sahiptir.

Katılımcı olmak, en başta sistemle ve sistem kişiliğiyle hesaplaşmaya girmektir.

Katılımcı olmak, “reel sosyalizmin” olumsuz mirasıyla hesaplaşmaktır.

Katılımcı olmak, kendimizi ve çalışmalarımızı sistemli olarak analitik olarak değerlendirmektir.

2- Sosyalizm sadece üretim araçların üzerindeki mülkiyetin toplumsallaştırılmasıyla kurulacak bir sistem değildir. Belki de “reel sosyalizm”in en büyük yanılgılarından biri buydu. Üretim araçlarının toplumsallaştırılması insanın dönüşümünü sağlayabilmenin aracıdır. Sosyalizm insanın dönüştürülmesiyle kurulabilir. İnsanın dönüştürülmesi demokrasiyle olabilir. Demokrasi katılımcılıkla olabilir. Katılımcılık bilinçle olur. Zaten bunun için Lenin sosyalizme ancak demokrasiyle varılabileceğini söylüyor. İnsanın çok yönlü gelişebilmesi ve gelişimini kolektife katabilmesi demokrasi koşullarında olabilir. Tarihsel ve toplumsal koşulları dikkate aldığımızda Demokratik işleyişi oturtmanın ne kadar önemli olduğu daha iyi görülmektedir.

1 Mayıs 2009

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için
e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru